Sinemasız hayat,tuzsuz popcorn gibidir...

8 Şubat 2016 Pazartesi

Diriliş / The Revenant





Alejandro Gonzalez Inarritu ve Emmanuel Lubeski Birdman'dan sonra tekrar bir arada. Birdman'in o sarsıcı kamera tekniklerinden sonra ne görmeyi umut ediyorduk diye düşünürken,gördüklerimizden hepimiz tatmin olduk sanıyorum.Olağanüstü doğa manzaraları, uçsuz bucaksız Amerika ,başrol oyuncusu Leoanardo Di Caprio'nun bol bol yakın çekim diyalogsuz görüntüleri ile harmanlanıyor.

Hugh Glass rolü ile karşımıza çıkan Di Caprio, şimdiye kadar çoktan almış olması gereken heykelciği de bu sene kucaklasın artık.Biz de kamera gibi Hugh Glass'a yakın çekim bir bakacak olursak:
19. yüzyılın başında işgalcilere rehberlik eden Hugh Glass , bir yerli ile evli ve melez bir çocuk sahibi bir beyazdır.Bu haliyle Glass,yerlilerle dost,ama beyazlara hizmet veren yapısıyla tam da iki noktaya eşit uzaklıkta duran bir başrol olarak karşımıza dikiliveriyor.dikiliveriyor. Glass,karısını bir işgalde kaybetmiş,oğlunu kurtarmak için bir yüzbaşıyı öldürmüştür.Bu kaybetmiş ve dik haliyle,bir de yanında yerli oğluyla zaten işgalciler arasında Filmin kötü karakteri Fitzgerald ve eşrafı tarafından pek de sevilmez.

  (Bu noktadan sonra aslında filmin gidişatı ile ilgili bilgi vermek fazlası ile " spoiler" kısmına girecektir.Şimdiden uyarayım...)

Glass ormanda bir ayının saldırısına uğrar ve hayatta kalması aslında imkansız gibi bir şeydir.Ayı ile Glass'ın karşı karşıya geldiği sahneyi eminim ayağa kalkıp alkışlamak isteyenler oldu.Zaten filmin bu kısmından da tüm dünya neredeyse haberdar.Bu saldırıdan sonra tam bir zombiye dönüşmüş Glass'ı Yüzbaşı ve arkadaşları resmen buldukları tüm yaraları dikmek sureti ile bir sedyeye bağlayıp,zorlu yolculuklarında bir vefa örneği ile yanlarında taşımaya başlıyorlar.
Şimdi bakış açımızı Fitzgerald'a çeviriyoruz.Fitzgerald ise kafa derisi yerliler tarafından yüzüldüğü halde hayatta kalmayı başarmış,kötü bir çocukluk geçirdiği anekdotlar arasına sıkıştırılmış,maneviyatsız ve acımasız bir askerdir.Malumunuz para için her şeyi yapar.Aslında kötü bir karakter olarak mı karşımızda orası bile biraz kafamı karıştırıyor.Çünkü aslında Fitzgeralde'in hiç bir şey umrunda değil.Tek derdi para kazanmak ve hayatta kalmak.Gereksiz bulduğu her şeyden kurtulmak istiyor.istiyor. Glass ve oğlu da bunlardan bir kaçı. Glass'ı öldürmek istemesi ya da oğlunu öldürmek istemesi aslında hiç de kişisel değil.Tüm bunlar da onun hayatta kalma savaşı.
Bana sorarsanız da Tom Hardy'in Fitzgeralde performansı filmdeki açık ara en iyi performans...Bu arada filmde göze çarpan kötü vasat oyunculuklar yok.Herkes hakkını veriyor.
Şimdi de görüntülerin şahaneliği,setin zorluğu, İnarritu'nun önüne geçti mi? diye içimizi kemiren soruya gelecek olursak,
Diriliş, yaşama içgüdüsünün ne kadar güçlü ve terk edilemez olduğu fikriyle, Hugh Glass'a bence müthiş bir metodik oyunculukla hayat vermiş Di Caprio'nun elinde tam da bir İnarritu filmine dönüşüyor.Fakat bu kez filmlerinde çoğu zaman kaybettiğimiz zaman/gerçeklik kavramından hiç de uzaklaşmıyoruz.Tam da yerimize çakılıyoruz.Kamera tekniğinin de yardımıyla nefesini bile yüzümüzde hissediyoruz Glass'ın. Inarritu bu yaşam mücadelesinin içine intikam duygusunun ne kadar insani ve insanın ne kadar aciz olduğunu da katıp, yerliler konusuna bence çok da çomak sokmadan, yarattığı yerli karakter Hikuc üzerinden intikam'a şöyle bir gönderme yapıyor: İntikam sadece Tanrı'nın elindedir.Ama burada başarıyı getiren İnarritu'nun bu intikam duygusunu köpürtmeyip,hayatta kalma duygumuzu ön plana çıkarması.Gene de gerçeklikten uzaklaşmayı fantastik öğe resimlerini izlemeyi sevdiğimiz yönetmen, Glass'ın yerlilerden kaçarken düştüğü uçurumda ,sonraki at sahnesinde seyirciyi biraz gerçeklikle fantastik dünya arasına geçiriyor.Çoğu Di Caprionun tek başına sırtladığı sahneleri, karısının sanrılarıyla desteklemesi de çok tanıdık.Bunlar  da o alışkın olduğumuz tavrına selam olsun.

İntikam'ın ne kadar da aciz bir duygu olduğunu Son sahnede Fitzgerald ve Glass'ın malum karşılaşmasında Fitzgerald'in de ağzından son nokta olarak dinliyoruz fakat bu repliği bu film için biraz basit buldum ben.Bu kavga sahnesini de fena halde ayı ile karşılaşma sahnesine benzettim.Bu noktada da yönetmen bize daha önce de göz kırptığı şunu hatırlattı : hepimiz vahşiyiz!

Malum sonu hepimiz tahmin edip gene de keyifle izledik.Daha önce kızlarının kurtulmasına yardım ettiği yerlilerin yaralı Glass'ın yanından sukunet içinde geçip, onun canını bağışlaması ama hayatta kalması için de yardım etmemesi bence en düşünülmesi gereken sahneydi...Inarritu yine bize açık bir kapı bıraktı...

Meraklısına Not:
Film Michael Punke 'nin aynı adlı romanının bir parçasından alıntıdır.Hugh Glass, Amerikan tarihinin filmlere defalarca konu olmuş karakterlerinden biri… Haliyle, onun macerası beyazperdede daha önce de karşımıza pek çok kez çıktı ve bir sürü filme ilham verdi..Romanın bir parçasından alıntıdır,denmesi ise bu öyküde tam olarak birebir alıntı olmaması. Hugh Glass’ın orijinal hikâyesine müdahele edilmiş. Geçimini kürk avcılığı ve tuzakçılık yaparak sürdürürken, yavruları için avlanan bir boz ayının saldırısına uğruyor ve ağır yaralanıyor ama bir şekilde hayatta kalıyor. Öncelikle, bir Pawnee kadını ile evlenip epey süre de yerlilerle yaşamış olan Glass’ın bir oğlu yok, varsa bile bu yolculukta yanında değil...Öldüğünde gömmek için Glass’ın başını bekleyen iki kişiden biri olan John Fitzgerald, Bridger’dan sadece 4 yaş büyük. Olay yaşandığı sırada Bridger 19, Fitzgerald ise 23 yaşında…
Fitzgerald diri diri Glass'ı gömmüyor.Postu üstüne örtüp kaçıyorlar.Fitzgerald orduya katılıp izini kaybettiriyor Glass da hayatta kaldıktan sonra intikam almaktan vazgeçiyor. İşine gücüne dönüyor.Seneler sonra bir yerli saldırısında hayatını kaybediyor...

Devil inside:
Gün sonunda bu kadar tantana ile anlatılan kendi ölüme terkedilmiş,oğlu öldürülmüş bir babanın intikam almak için hayatta kalma savaşı ise şunu da düşünmeden edemiyoruz. Hollywood gerçekten artık konu üretmekte zorlanıyor.

iç ses: 12 Oscar adaylığı bulunan film için Leonardo'ya şanslı gelsin diyorum. Ama Inarritu üstüste iki kez Oscar alır mı bilemiyorum? 

13 Ocak 2016 Çarşamba

Herşeyin Teorisi / Theory of Everything





Ünlü kozmolog Stephen Hawking'in 60'lardan başlayan biyografisini perdeye taşıyan Herşeyin Teorisi,5 dalda Oscar'a aday olmuştu (En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, En İyi Uyarlama Senaryo ve  En İyi Müzik) ve  Eddie Redmayne'e en iyi erkek oyuncu dalında Oscar kazandırdı. 


Cambridge'de doktora yaparken tanıştığı Jane Wilde ile aşk yaşamaya başlayan genç Hawking,ALS hastası olduğunu ve 2 yıl ömrü kaldığını öğrenir. Jane buna rağmen aşkından vazgeçmez ve şükür ki Hawking elden ayaktan kesilmesine hatta kominikasyon yeteneğini kaybetmesine rağmen bugünlere kadar yaşar.Film de, bu zorlu mücadeleyi  kaleme almış Jane Hawking'in aynı adlı kitabından uyarlanmış zaten.
Evet her zamanki gibi aşk nelere kadir! Özü aşk olan bu hikayede ise Stephen Hawking'in dehalığı hikayenin içine çok güzel süzülmüş. Stephen Hawking'in teorileri gerek kendi gerek Jane Hawking üzerinden seyirciye aktarılırken anlaşılması kolay,özetlerle verilmiş.Bu noktada Hawking dehasını anlatma konusunda da film tatmin edici.
Bir sahne var: Hawking'in hastalığını öğrenmeden önce düşüp bayıldığı sahne,o sahnede yürümekte ne kadar zorlanan ama tezini bulmuş bir adamın mutluluğu ve yaptığı işe aşkı sahneden fışkırıyor.Başarının asla tesadüf olmadığını, kendinin adamanın Hawking'in gözlerinden gördüğümüz sahneye vücut olduğu için Eddie Redmayne Oscarı kucakladı.Aynı Hawking gibi başarının tesadüf olmadığını farklı dalda ispatladı.

Filmin anlatıma girersem spoiler vereceğim korkusuyla devam etmiyorum.Fakat bu ikili arasındaki ilişki insana fazla şey sorgulatıyor.Mutlaka izleyin derim.
Aşk,fedakarlık ve sonrasında elinde neler kalıyor insanın? Bu kadar aşık olmaya değer mi hayatta? 









13 Kasım 2015 Cuma

Birdman veya (Cahilligin Umulmayan Erdemi)


Alejandro González Iñárritu, zor ama güzel filmlerin yönetmeni...


Fantastik öğeleri,filmelerine serpiştirmesi,bu öğelerden alt metin okumaları yapması,bu öğelerle bizi dövmesi çok hoşuma gidiyor ama izlerken bazen de zorlanmıyor değilim.Bird man,Inarritu'nun diğer bebeklerine göre daha soft aslında...Bu adam filmlerine gerçekten tutku ile sarılıyor.İzlerken onu hissediyorsunuz.

Bird Man da popularitesini süper kahraman rolüne borçlu,ikinci baharında çaptan düşmüş ama deneysel çalışmalarla hala kendini kanıtlama çabasında bir aktörün,iç sesi ile birlikte verdiği aslında ben de iyi bir aktörüm sanatsal işler yapabilirim çabası!Brodway'de kabul görme arzusu! Birdman üçlemesinin populer starı olarak kalmanın memnun etmediği Riggan,aslında hep yaşamak istediği ama hiç de tam olarak beceremediği dolu hayatı ararken yüzüne gerçeklerini vurabilecek en yakın dostu BirdMandır!!! Offf bu ne yaman çelişki ...Ah  o iç ses! Bird man ile olan diyaloglar...Filmin bir yarısından sonra,insanlarla olan diyolaglarının da gerçeklikten uzaklaşması çok başarılı..Acaba şu an gerçekten karısıyla konuşuyor mu demedik mi ?


Riggan,theatral deneyimiyle var olmaya çalıştıkça,Bird Man diye insanların üstüne atlaması karşısında ne kadar rahatsız ve bir o kadar da egosu okşanmış tavrı beni filmde en çok etkileyen nokta....22 yıl önce Batman'i oynayan  Michael Keaton'un bu denli deneysel bir rolde bu kadar başarılı olması ise çok manidar...Taşlar yerine oturtulmak için varmış...

İnarritu "Varoluş" sorgulamasını,BirdMan gibi renkli,study Cam ile çekilmiş,hareketli bir filmin içine adeta gömmüş...Fantastik geçişleri arasında kaybolmak bu yüzden o kadar kolay,Michael Keaton,eşssiz oyunculuğunu Edward Norton'dan başkasıyla paylaşabilir miydi? bilmiyorum ama hayli doyurucu iki oyunculuk izlemek fazlasıyla seyirciyi memnun ediyor...

Bu filmle ilgili spoiler vermek olmaz zaten verdiğiniz spoiler de çok kişisel olabilir.İnarritu genelde filmlerinin sonunu izleyiciye bırakıyor.Bu her izleyiciyi memnun etmeyen bir durum.

Zaten herkes de Inarritu izleyemiyor...

14 Temmuz 2015 Salı

Romantik mi değil mi? : Grinin Elli Tonu/Fifty Shades of Grey



Bir yılı aşkın spekulasyonlarını dinlediğimiz filmin modasının durulmasını bekledim.Çünkü gerçekten duymaktan çok sıkılmıştım.

Şimdi, Genç,yakışıklı ve zengin Bay Grey,kendisiyle röportaj yapmaya gelen öğrenci Ana'yı görür görmez onunla birlikte olmayı kafasına koyuyor.Bu acımasız ve duygusuz adamın dünyasına girmeye çalışan masum İngiliz Edebiyatı "saflık timsali" Ana...Durun bir dakika!
Christian Grey'e biri duygusuz mu dedi!!!

İlk kitabı okuduysanız,bu küçük kızı kandırmak için dişlerini saklayan kurdu unutun...Grey'in karanlık geçmişi onu ruhsuz birine çevirmişti.Bu adam tam anlamıyla iflah olmaz bir romantik...Çok aşık,daha ilk geceden kızla uyumalar,ben çok sertim ayakları yaparken,kızı şevkatten mest etmeler Sürekli sözleşmeden dem vurup, sonra hep aynı haltı yemeler falan... izleyince zaten diyorsunuz ki bu Christian başka.
Christian Grey karakterinin perdeye yansımış bu tutarsızlığı beni açıkçası sıktı.Hep bir istemiyorum yan cebime koy bütün romantikliğini Ana,şeklinde dolaşıyor :)

Ama bu aynı zamanda komik de! Hani böylesi kurguya ev sahipliği yapmış bir filmde de gülmek  hoş.

Söylemeden geçemeyeceğim,filmin en komik ve kötü sahnesi de
Anastacia ise ne saf ne saf! Ama o saflığı çok mu çabuk kenara koyabiliyor ne! Bu saflık kızımızın silahı!

Evet hikaye başka bir tarafa doğru yol almış.
Christian'ın bu derece romantik bir çizgiyle servis edilmesi akla bir kaç şey getiriyor:

1-Bu Christian'ın tutacağı çok belli,herkes sevsin onu.Her kadın aşık olsun! (kitaptakinin de böyle bir problemi yok bence zaten )

2-Sırf Christian değil,genel konu da soft ilerliyor.Neden çünkü kadınların koyulduğu yer itibariyle "dominant" bir duruş sergilemek hiç doğru değil.Ortadan gidelim en iyisi.

3-Biz gişe başarısı istiyoruz,çok da sanatsal şeyler yapmaya gerek yok.

Filmin finali ise "bu ne yaa" dedirtir cinsten,Bu mudur, Christian'ın itaatkar'ına verdiği en büyük ceza! çok vasat gerçekten! Zaten Christian'ın bahsettiği sözleşmesinde en ince ayrıntılarını yazdığı sex deneyimlerinin yer aldığı sahneler de erotik soslu romantik sahnelerden öteye gitmiyor zaten.

Ama hep böyle popüler kültür ürünü kitap serilerinin filmlerinden harikalar beklemiyoruz.Edebi değeri sürekli tartışılırken,milyonlarca satan seriler bunlar.Yani boşverin edebiyatı,insanlar bunu okumak istiyor.Bu durumda tabi ki bu filmler de tutacak,..Bütün seriyi izleyeceğiz.Bekleyeceğiz...

Akıl Oyunları: Nedense bu seri bana Twilight'i çağrıştırıyor.Pardon sırf bana değil değil mi?
Neyse ki Jamie Dornan,Pattinson'dan fersah fersah ötede...
Dakota Johnson zaten hayata herkesten 1 sayı önde başlamış :) Babası Don Jahnson,annesi Melanie Griffith

Bu çift vampirleri döver! Dağılın arkadaşlar !


7 Temmuz 2015 Salı

Ebeveynlere filmler:Charlie and the Chocolate Factory





Şaşırmayın öyle!Charlie ve çikolata fabrikası her ne kadar çocuk filmi gibi görünse de çocuk yetiştirenlerin mutlaka izlemesi gereken bir film.Gayet derin,sarsıcı,düşündürücü.

Bir kere Tim Burton'un yeri bende çok ayrı.Her filmini takip ederim.Masalsı,etnik,çizgi romanvari ama mesajlı,çok basit mesajlı ama gerçek.Hepsini bir arada toplamak o kadar zor ki...
Çocukluğumda izlediğim Bettlejuice,Batman serisi falan hala en ince ayrıntısına kadar aklımda.O kadar yer etmiş bende..Büyüyüp de tekrar izleyince başka yerlerini yakalamak da ayrı keyif...Corpse Bride ve Nightmare before christmas ise geç bulup kaybetmediklerimizden..

Dün akşam da Çınar'la Tim Burton'a giriş yapalım istedim.istedim. Charlie and the chocolate factory 'e gitti elim.

Film aslında "Willy Wonka and the Chocolate Factory" olarak 1971 de yayınlanmış.Tim Burton'un versiyonu ise "Charlie and the Chocolate Factory" olarak 2005 'de recoverlanmış. İsim.İsim değişikliğinin nedeni,Tim Burton'un Charlie'yi filmin merkezine almak istemesi gibi görünüyor.

Kısa özetle ,şehirdeki gizemli çikolata fabrikasını gezmek için 5 altın bileti bulan çocuklar bir ebeveynleri ile 1 şubatta fabrikanın önünde hazır bulunurlar. Willy Wonka,şehrin en ünlü çikolata tasarımcısı,çikolataları o kadar tutuyor ki sonunda kocaman bir fabrika açıyor.Fakat tariflerinin çalınması sonucunda bir gün aniden fabrikayı kapatıyor.Daha sonraları fabrikadan duman çıksa da kimse içeride kimlerin ve nasıl çalıştığını bilmiyor.günlerden bir gün Willy Wonka altın bileti bulan 5 çocuğun fabrikada bir gün geçirmeyi kazanacağını ve bir tanesinin de büyük ödülü kazanacağını anons ediyor.

Charlie ise çok fakir bir ailenin çocuğu.Yaşlı aile büyükleri,annesi ve babasıyla yaşıyor.O sefaleti öyle bir hissediyorsunuz ki,ve o sefaletin birleştirici etkisini :(
içiniz sızlıyor.Burton'un o gri tonlamaları,evin düzlemsel kaçıklığı,sanki bir pufla uçuverecekmiş hali ... Ona rağmen sevgi dolular.Evin tek çocuğu Charlie için çırpınıp duruyorlar...

Willy Wonka üzerinden okumalara değinirsek,ilk düzlükte Willy Wonka tuhaf ama çok başarılı bir patron,kocamann bir fabrika kuruyor ,binlerce insana iş veriyor fakat ihanete ugraması çok uzun sürmüyor.Adam kırgın,insanlarla çalışmak ona başarısızlık getirdi...Çikolata fabrikası kapandığı için binlerce insan işsiz kaldı..Willy Wonka görüntüde acımasız ama ihanete uğramış.

Gelelim o 5 altın bilete,5 altın bileti bulan çocukların ve ebeveynlerin profilleri,aslında biz ebeveynlerin suratlarına atılan tokatlardan başka şeyler değil.Şöyle diyor kısaca:Siz ne iseniz çocuğunuz da O dur!

(.Bilmiyorum doğru his mi ama bana sanki incildeki ölümcül günahlara da atıf var gibi geldi.Parantez içinde de yazdım.)

Augustos Gloop: Çikolata yemekten çok şişmanlamış,arsız,obur ... Çocuğunun yağlarıyla gurur duyan Annesi ile birlikte geziye katılıyor. O bileti bulmak için yediği çikolatarı anlatıp duruyorlar
(Oburluk!!!)

Veruca Salt: Zengin aile çocuğu,leb demeden bütün istedikleri önünde,Aile bütün imkanlarını cocugun istekleri için seferber etmiş durumda.(Aç gözlülük.,doyumsuzluk)

Violet Beauregarde:dünyanın en saçma yarışmalarına katılmış,Hırs küpü annesinin küçük versiyonu.
(Kıskançlık ,hırs )

Mike Teawee:Kendini dahi zanneden mutsuz  bilgisayar çocugu ve negatif ukala ebeveyni.
(Kibir kendini beğenmişlik ve öfke)

Bu çocukların Hepsi bilete ulaşabilmek için müthiş mücadele ediyorlar.binlerce çikolata alıyolarlar,hatta Veruca'nın babası çikolataları işçilere açtırıyor falan.


Ama Charlie senede sadece 1 tane çikolata yiyebiliyor o da sadece doğum gününde.O sahnede boğazınız düğümleniyor...Charlie şans eseri bileti buluyor.Yani ideal olan,Charlie'nin şansı yaver gidiyor...

Charlie'ye yapılan teklif ve Charlie'nin cevabı ise aile birliğinin dünyada hiç bir şeyden önemli olmayacağının vurgusu diyelim...

Willy Wonka'nın geçmişi ise ebeveynlere daha çok şey anlatıyor.Ama onu da anlatmayalım.
Sadece şunu hatırlayalım:Yasaklar bazen sizi bir çikolata fabrikası kurmaya kadar ulaştırabilir!Ama geçmişinizle barışmazsanız,bir yerde mutlaka tökezlersiniz...

Daha fazla spoiler yok! Bu filmi izleyin...Çocuğunuz yoksa ve bir gün olursa tekrar izleyin...

(Oyunculara hiç sıra gelmedi:ama kadro klasik,Tim Burton'un dostları gerekeni gene yapmış.Taşlar yerli yerinde,Johnny Deep bu işleri iyi kotarıyor.Çocuk oyuncular ipi göğüslemiş.)




1 Temmuz 2015 Çarşamba

Mucize:Sevgi Her zaman kazanır!





Takip edemediğim filmlerden biridir Mucize.Vizyon sonrası apple tv de görünce sessiz sedasız bir günde izleme kararı aldım.Mert Turak'ın performansı ile ilgili yorumları duymuş,duymakla kalmıştım.Mahsun'un da sinema kariyerindeki tüm filmleri izlemiş mesaj ve drama bombardımana rağmen kendini izletmesini de sevmiştim.Mucize de bu bağlamda farklı bir kulvarda değil.Aslında mesaj kaygısı yok,fakat alt metin okumaları var,ama doğudaki 60'ların çilekeş köy ortamı ve doğası gerçekten çok etkileyici,bu kez binlerce kere yürek burkmak yerine,çok yerinde esprili sahneler filmin havasını daha kıvrak yapmış.Mert Turak deyince,çıtası çok yüksek bir oyunculuk,çok emekli bir iş çıkarmış ortaya.Böyle tekrarsız karakterler görmeye gerçekten ihtiyacımız var.

Hikaye ise gerçek bir olaydan alıntı,genelde filmin özeti çoğu yerde söyle yer alıyor:Okulu bile olmayan bir köye tayini çıkan bir öğretmenin,köye gelerek okul yapması çocukları ve köyün engellisi Aziz'i eğitmesi.Aslında hikaye Aziz'in hikayesi,muallim Mahir'in değil.Fakat Talat Bulut'un sevgi dolu oyunculuğu,tüm sadeliğiyle Muallim Mahir,çok insandan rol çalıyor,ve hikayenin orta göbeğine oturuveriyor.Bazen çok iddialı karakterler gerekmez,Talat Bulut'suz bu hikaye çok yüzüstü kalırmış.
Aziz'i izlemelere doyamıyorsunuz o ayrı ama Aziz'le ilgili en güzel ayrıntı ise Aziz'e ailesinin nasıl sahip çıktığı,anne babanın gözlerindeki sevgi,şefkat,kardeşlerinin kaygısı,aslında karakterin  güzelliği diğer oyuncularla seyirciye aktarılıyor.

Ben en çok da Mucize'nin kadınlarını sevdim.Güçlerini sevgiden alan,evlatları için  ağlayan ,aşkları için yol gözleyen kadınlarını...

Aşk,doğu,insanlık,sevgi harmanları ile aslında benim için yorucu bir filmin sonu ise beni hiç tatmin etmedi desem? Çok  eski Türk filmine bağlanmış çok havada kalmış hissettim.
Ağladım mı ? Evet ağladım :)


21 Şubat 2014 Cuma

En iyi giyinen filmler

Elimizi sallasak çarptığımız animasyonlardan ya da görkemli kraliyet döneminden,saraylardan bahsetmiyorum.Kostüm olarak da değil de filmin ruhuna uygun nasıl giyinilir onu düşünüyorum.Nerden çıktı derseniz kısaca anlatayım:

Şu meşhurrr filmimiz Twilight 'in çekimleri esnasında yapılan bir röportaj da yönetmen Catherina Hardwicke oyunculara kendi kıyafetlerini giydirdiginden bahsediyordu.Şu benim montum ,şu benim gömleğim falan gibilerinde.Dur bir bakayım şu kıyafetlere dedim.Neler giyermiş bizim yönetmen? Zaten Twilight öyle mini bütçeyle çekilmiş,vasat görüntülü,yanlış açılarla dolu,kötü makyajlı bir teenage filminden ötesi değildi.(tabi kazandırdığı paralar konusuna girmiyorum.Allah yürü ya Kulum desin!) Hardwicke'de filmi kotarmışmıydı ki de ,bir de moda tasarımcılığına soyunsun!

Hep yağmurlu kasabamızda kapalı hava fonlu filmde kıyafetlerde bir o kadar iddiasız ve pasteldi.Asıl kız Bella'nın "kahverengi eşofman üstü ve vasat jean giymesi de cabası.Sonra düşündüm ki Bella zaten öyle bir kız değil mi? Edward'a zaten ne giyse yakışacak e adam zaten 100 yaşında biraz da demode olmalı tabi.Hakkını yemiyeyim Hardwicke'in neyse "o" olmuş kıyafetleri...

Bu gözle bakınca bazı filmler var ki hakikaten giyimleriyle ne olduklarını anlatabiliyorlar.Özel kostumler gerektirmeyen filmler için giyim kuşam olayı nasıl organize ediliyor (herkes Hardwicke gibi yapmıyordur tabi.)bunu biraz çalışmam lazım,ama olayın bu organize boyutunu geçersek,gözüme kıyafetleriyle çok şey anlatan nice film vardır.




Bakın hemen çok yakın bir örnek vereyim.Tom Ford zaten hali hazırda modaci iken,bir de film yönetmenliğine soyunmuştu.A Single Man,Tom Ford'un çok başarılı işleri arasındandır bence.Ayrıca bu film kesinlikle Tom Ford'un moda tasarımcısı kimliğine muhteşem göndermeler yapıyor.Ah Colin Firth'e bir bakın.O Gucci takımlar için de nasıl da jilet gibi duruyor.Hictchock'un Psycho filminden Vera Miles'in devasa gözleri eşliğinde sigara içtiği delikanlı'nın kıyafetlerine takılmadaık mı diyeceksiniz yani bana.Bırakın kıyafetleri bir kenara evlere eşyalara bakın,hatta George'un tuvaletine göz atın.Tom Ford baştan aşağıya tasarımcı kimliğiyle etrafı adeta misafir gelmeden önce düzeltmiş gibi.


Zamanın da çok keyifle izlediğim,müzikal anlamında bile değerlendirilebilecek,Ezel Akay'ın Nerdesin Firuzesi ise Türk Sineması için deneysel işlerden biri sayılabilir.Filmin giysilerine evet kostüm olarak bakmak da fayda var.Dili var bu kıyafetlerin,Neredesin Firuze'nin o masalsı,gerçek olamayacak kadar naif ruhunu yansıtıyor bize.Batmış ama umudu olan insanların iç renklerini gözümüze sokuyor,aynı zamanda da yer almak için cabaladıkları rengarenk pırıltılı dünyanın dış görünüşü hissettir miyor mu?
Hele o altın rengi kıyafetlerle Ya evde yoksan'ı seslendirdikleri sahne,Melek gibi beyazlar içinde süzülen Firuze'yi altınlarla etkileme çabası.Her şey masalsı bir Kitchlik içinde.Yeşil gelinlik,kırmızı takım elbise,kanatlı kıyafetler...Ata'nın bornozu bile...Tabi bu noktada film içinde ciddi bir kostüm tasarımı söz konusu.gündelik kıyafetlerle hikaye nasıl anlatılır görüyoruz.Filmin Kostüm tasarımı Naz Erayda'ya ait.
Fight Club'da Tyler Durden'in üzerindekilerine bir bakın.Tyler var mı yok mu tartışması yapmadan giyim tarzına bakın.Böyle bir insan olabilir mi? Şüphesiz Brad Pitt'in kariyerindeki en sert ve en başarılı performanslarından birisi olan Tyler'in hiçliği bence kıyafetlerinde de göz kırpıyor...(aslına bakarsanız Brad Pitt'in üstüne her giydiğini çok iyi taşımasından da kaynaklanıyor biraz da bu hehe :) )
Tabi başta düşündüğümüz şeyi bir anlamda çürütmeye başlıyor beynim,yani günlük hayatta olsa bir filmde giyilen herşey kostüm adı altında mı düşünülmelidir?Acaba 80'li yıllarda yeşilçam sinemasının en hareketli günlerinde Tolga Savacı pamuklu sweatshirtini göbek altındaki kot pantolunun içine sokup üstüne bir de kumaş pantolon kemeri takarken, görsel olarak bu sorgulanıyor muydu hiç bir fikrim yok tabi.Ya da Serpil Çakmaklı saçları kopacakmış gibi sımsıkı toplayıp plastik kelebek tokasını takarken bu bir imaj mıydı?
Tamam çok da uçlara kaçmadan,sınırlı bütçelerle çekilen fenomenlerimizi bir kenara bırakıp,olaya bir de her kıyafet kostümdür gözüyle bir bakış atalım.Tabi bir de oyuncular ve üzerine cuk diye oturan kostümler var,çok da iddialı olmasın ama ben şu ana kadar nicholas Cage ve deri ceketi kadar iyi bir ikili daha görmedim diyebilirim ( bknz:gone in sixty seconds) Tabi Heath Ledger'in Joker'inin mor takımını unutmazsak.Bir kez daha dile getirmemin hiç bir sakıncası yok bence.
Beyazperdenin en iyi Joker'iydi kendisi herşeyiyle..Bir kez daha RIP!
bu örnekleri aklıma geldikçe editlerim.Bu yazıda çok uzun soluklu yaşayan bir yazı haline geliverir! :)

dip not:Çok çok iyi işler çıkarmış Colin Firth'in de Bridget Jones'un günlüğündeki yılbaşı kazaklı halinin beynime kazınmış olması özellikle Kral mertebesine yükseldikten sonra biraz talihsiz ama çok sevimli :)