Sinemasız hayat,tuzsuz popcorn gibidir...
türk filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türk filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Temmuz 2015 Çarşamba

Mucize:Sevgi Her zaman kazanır!





Takip edemediğim filmlerden biridir Mucize.Vizyon sonrası apple tv de görünce sessiz sedasız bir günde izleme kararı aldım.Mert Turak'ın performansı ile ilgili yorumları duymuş,duymakla kalmıştım.Mahsun'un da sinema kariyerindeki tüm filmleri izlemiş mesaj ve drama bombardımana rağmen kendini izletmesini de sevmiştim.Mucize de bu bağlamda farklı bir kulvarda değil.Aslında mesaj kaygısı yok,fakat alt metin okumaları var,ama doğudaki 60'ların çilekeş köy ortamı ve doğası gerçekten çok etkileyici,bu kez binlerce kere yürek burkmak yerine,çok yerinde esprili sahneler filmin havasını daha kıvrak yapmış.Mert Turak deyince,çıtası çok yüksek bir oyunculuk,çok emekli bir iş çıkarmış ortaya.Böyle tekrarsız karakterler görmeye gerçekten ihtiyacımız var.

Hikaye ise gerçek bir olaydan alıntı,genelde filmin özeti çoğu yerde söyle yer alıyor:Okulu bile olmayan bir köye tayini çıkan bir öğretmenin,köye gelerek okul yapması çocukları ve köyün engellisi Aziz'i eğitmesi.Aslında hikaye Aziz'in hikayesi,muallim Mahir'in değil.Fakat Talat Bulut'un sevgi dolu oyunculuğu,tüm sadeliğiyle Muallim Mahir,çok insandan rol çalıyor,ve hikayenin orta göbeğine oturuveriyor.Bazen çok iddialı karakterler gerekmez,Talat Bulut'suz bu hikaye çok yüzüstü kalırmış.
Aziz'i izlemelere doyamıyorsunuz o ayrı ama Aziz'le ilgili en güzel ayrıntı ise Aziz'e ailesinin nasıl sahip çıktığı,anne babanın gözlerindeki sevgi,şefkat,kardeşlerinin kaygısı,aslında karakterin  güzelliği diğer oyuncularla seyirciye aktarılıyor.

Ben en çok da Mucize'nin kadınlarını sevdim.Güçlerini sevgiden alan,evlatları için  ağlayan ,aşkları için yol gözleyen kadınlarını...

Aşk,doğu,insanlık,sevgi harmanları ile aslında benim için yorucu bir filmin sonu ise beni hiç tatmin etmedi desem? Çok  eski Türk filmine bağlanmış çok havada kalmış hissettim.
Ağladım mı ? Evet ağladım :)


13 Nisan 2011 Çarşamba

Kosmos



Beyazlar içinden koşarak gelen tuhaf adam derede boğulmak üzere olan kardeşini kıyıya çıkartıyor, daha sonra neredeyse ölmüş çocuğu kucaklayarak adeta ona yeniden hayat veriyor. Telaşlı görünen bu yabancının yanından korkuyla karışık bir aşkla ayrılıyor Neptün (Türkü Tuna).

Karlarla kaplı Kars’ın derdi sınırın açılıp da ‘ötekilerin’ şehre girip bu kendi halinde şehri de ötekileştirmesi. Herkesin birbirini tanıdığı bu yerde, köye gelen bu adam: Battal, mucizesi kulaktan kulağa duyulunca, ahalinin arasına katılıveriyor. Battal’ın mucizevi güçleri halkı büyülerken,yaptığı hırsızlıklar da halka huzursuzluk veriyor.Battal tam bir garip,Neptün’e karşılık kendine koyduğu bir de isim var:Kosmos(Sermet Yeşil).Bu sınırda kalmış yere adeta gökten düşmüş gibi tuhaf.Kosmos bedeni ihtiyaçlarını asgariye indirmiş,kendi deyimiyle ‘emeği kedere dönüştürdüğü için’ çoktan çalışmaya yüz çevirmiş,sadece aşk isteyen bir meczup.
Bu dünyadan olan her şeyle ilişiğini kesmiş ama fanilerinin derdiyle de bedbaht olup.çare aramaktan yılmıyor,yaptığı hırsızlıklarının sebebi de bu.Etrafındaki hiç kimse onu anlamıyor.Reha Erdem’in burada yarattığı ironi çok güçlü,çünkü Kosmos aslında siyah ve beyaz kadar net,çok az ama, çok öz konuşuyor,iletişimsizliğin sebebi aslında bu.Ne istediğini çok açık ifade ediyor,onu ne yemek yerken görüyoruz ne de uyurken,tek içtiği çay,yediği kesme şeker…Bu açıdan bakınca Kosmos aslında bir karakter değil, var olan değil,ideal olan.
Kosmos kendini dünyadan bu kadar soyutlaşmışken, dünyada olup biten acıları da içinde hissetmesi ve mucizevi bir şekilde yardım elini uzatmaya çalışması filmde imgesel öğelerle anlatıldığı için Kosmos’un bu çok basit dünyası, seyirci tarafından bazen karmaşa içindeymiş gibi algılanabilir.
Fakat bembeyaz ve dümdüz Kars, bu sonsuz görüntüden doğa kesitleri, mezbaha görüntüleri, hayvan figürleri ve sessizlik hissi gibi imgesel öğeler filmi görsel açıdan bir sanat eserine dönüştürmüş. Kosmos’un, bu gerçek dışı hatta teatral kurgusu, Lars Von Trier’in Dogville’ i havasında hatta. Bu teatral kurgunun en güçlü destekçisi ise Türk sinemasında pek rastlamadığımız sürreal anlatım tarzı. Bu sürreal anlatım tarzının en güçlü hissedildiği nokta ise  Kosmos ile Neptün’ün kavuşma sahnesi. Kuş sesleri ve çığlıklarla anlaşan, Neptün ile Kosmos virane odanın içinde mutluluk nidaları atarak kağıtlarla beraber adeta uçmaya başlıyor. Bu sürreal ilişki tanımını izlerken insanın en saf duygularını anlatırken aslında neye dönüşmek istediğini, bedenleri ve dili kullanarak yapan Erdem,’zaten insan en derininde ne ki?’ sorusuna cevap arar gibi…
Neticede Reha erdem’e göre çok basit bir dili olan filmi, bu tip arayışları, beyazlar içinden gelen tuhaf figür Kosmos’un yine beyazlar içinde bilinmeze doğru gitmesiyle ve yer yer gerçekten kopuk teatral havası ile izleyende bir alt metin arama isteği oluştursa da, Türk sinemasının benzersiz yapıtları içinde yerini alıyor.

Unutmadan,Reha Erdem’in bu hikayesinin bir sanat eseri tadında filme dönüşmesinde süphesiz  Sermet Yeşil’in payı büyük. Oyunculuğu Kosmos kadar mucizevi.


Meraklısına not:
Kosmos=Düzenli ve uyumlu bir yapı oluşturan bütün; evren.mitolojide Kaos’tan sonraki düzen
Neptün=güneşe en uzak gezegen, mitolojide bilinmeyen ve sınırsız unsur,


21 Eylül 2010 Salı

Çağan Irmak is back: Karanlıktakiler


Eski püskü, müstakil bir ev, gördüğünüz anda o yılların eski kokusu burnunuza doluyor. Üç basamakla çıktığınız sokak kapısı sofaya açılıyor, yukarı çıkan merdivenin her basamağı ayrı ayrı gıcırdıyor. Ahşap rabıtalar yorgun düşmüş. O eski saatin tiz sesiyle pamuk yorganı üzerinden atan Egemen (Erdem Akakçe) annesi Gülseren Hanım?ın (Meral Çetinkaya) hazırladığı kahvaltıya iniyor, oğlunu tüm abartılı sevgisiyle memuriyetine geçiren annenin yüzündeki ifadeden bir şeylerin tuhaf olduğunu hissediyorsunuz. Bu zamanı yitirmiş ev Gülseren?in zihinsel karartılarıyla donattığı, hayattaki tek bağı olan oğlunu içine hapsettiği küçük bir cehennemden başka bir şey değil aslında. Karanlıklarla dolu yitik bir yaşam onların yaşadığı.Ama karanlık olan tam olarak neresi? Bu yaşadıkları cehennem mi, ruhları mı, yoksa bu cehennemi inşa etmelerini sağlayan geçmişleri mi? İlerlemiş yaşına rağmen bir reklâm ajansında ofisboy olarak çalışan Egemen, her sabah bu cehennemden normal hayata adımını atıyor ve fazla içine kapanık olsa da bu hayatla olan tek bağlantısı işine adeta âşıktır. Patronu Umay?a da? Gülseren ise yıllardır adımını evden dışarı atmamış, oğluna olan tuhaf bağlılığından başka hiçbir iyi şeyi olmayan, akli dengesi bozuk bir annedir. Kendi sanrıları içinde Egemen?i de normallik çizgisinden çoktan çıkarmıştır. Çağan Irmak,kendi fikrimce ticari kaygılı Issız Adam?dan sonra, Karanlıktakiler?le yine karşımıza insan hikâyeleri ile çıkıyor, kısa ve başarılı filmografisinde her seferinde başka şeyler yapıyor gibi görünse de özünde hep insani durumları işliyor. Bu daha içine kap
anık filmde de durum farklı değil. Genelde perdeyi dramla dolduran Irmak, bu sefer karşımıza tatlı bir durum komedisi havasında başladığı filmine, ikinci yarının son çeyreğinde ilerlediği türler arası geçişi keskin ama ustalıkla yapıyor. Oyunculuklar için söylenecek kötü söz yok zaten tiyatro kökenli oyunculardan oluşan kadroda, Erdem Akakçe ve Meral Çetinkaya ipi göğüslüyor. Gülseren?in kendi dünyasındaki hallerine aynı tuhaflıkta tepkiler veren oğlunun halleriyle eğlenirken, Egemen?in köşeye sıkışmışlığını, kırılgan iç dünyasını fark etmek, yaşadığı platonik aşkın çaresizliği kalbinizin bir kenarını kemiriyor film boyunca. İçinde bulunduğu karanlığa isyanı bile o kadar naif ki, onunla beraber siz de paramparça oluyorsunuz. Bu cehennemin zebanisi Gülseren?e kızıp, Egemen?i içinde bulunduğu durumdan kurtarmaya çalışırken, Egemen?in içindeki şeytan göz kırpmaya başlıyor, bu tutumla kara filmlere selam veren Çağan Irmak filmin son 20 dakikasına en afili şekilde imzasını atıyor. Gülseren?in başından geçenleri karaktere itiraf ettirme anı çok incelikli düşünülmüş. Gülseren?in bu tuhaf halinin sebebini anlatırken kullanılan kamera açıları, gerçekten görsel olarak çok doyurucu ve seyirci üzerindeki etkiyi çok güzel kuruyor. Bu hastalıklı anne oğul ilişkisinin en derinlerine inerken, Gülseren film boyunca izlediğimiz cehennemini niye oğluna da yaşattığını tek bir cümleyle anlatıyor?:
Ölmek kolaydı, ama sen vardın? 

14 Eylül 2010 Salı

Acı Aşk


Bu filmi övmek istiyorum. Sebebi filmin çok iyi olmasından kaynaklanmıyor. Türk sinemasında böyle filmler izlemek beni umutlandırıyor, onun için. Acı Aşk, absurd, kara mizah ve arabesk türlerin birbiriyle harmanlanmış senaryosu ile ?farklı? bir şeyler yapma çabası içinde olduğunu izleyiciye hissettiren bir film. Onur Ünlü?nün kıvrak ve ironi dolu senaryosunu, daha önce yardımcı yönetmen olarak aşina olduğumuz Taner Elhan yönetmiş. Film aslında 4 kişilik bir aşk hikayesi maskesinin altında, çok daha derin insani duygular barındırdığından kendi içinde kargaşalar yaşamıyor değil, ama özellikle kara mizaha kayan yönleriyle bazı çok başarılı sahneleri ile Acı aşk izlenmeli. Bir erkeğin üç kadınla yaşadığı gayet tuhaf aşk çıkmazlarını anlatan bir rotayla başlayan filmin dümeni çevirdiği yer çok başka aslında. Bu başka yeri haklı olarak işlemekte zorlanan senaryo burada da kuvvetli durabilse film çok daha gösterişli olacakmış. Onu Ünlü? nün daha önce de senaryolarında kullandığı dil?in çok işlemeli olmayan ama dikkat çeken kullanımı ise bence filmin kocaman bir artısı. Şair kimliğiyle de tanınan Ünlü, edebiyatın teorisini ve şiir dizelerini senaryoya ustaca yerleştirmesiyle izleyiciyi küçük kelime oyunlarıyla meşgul ediyor. Tatlı romantik oyunlarla başlayan film, hayal kırıklıkları, yeni aşklarla devam ederken, bir anda içine 4 kişinin dâhil olduğu bir aşk karmaşasına dönüşüyor, fakat bu aşk çorbasında kimse iyi kalpli değil! Aslında film Aşk, ihtiras ve tutkunun insana kötü şeyler de yaptırabileceğini, ama aslında kötülüğün direk olarak insanın ruhuyla ilgili olduğunu bize içten içe söylüyor. Çok zengin olmasına rağmen üniversitede Edebiyat hocalığı yapan Orhan, Eskişehir?de hayatının kadını tarafından ald
atılınca, apar topar İstanbul?a gelir. İstanbul?da yaralı hayatını fotoğrafçı Oya ile sarıveren Orhan hızlı gelişen evliliğinin ardından ve yine hızlı gelişen trafik kazası ile hayatı zindana döner. Kör olan Oya?ya bir pislikmiş gibi davranan bu inişli çıkışlı, tuhaf  adam Orhan, tam karşı dairelerine onu aldatan sevgilisi Ayşe?nin taşınmasıyla alt üst olurken, okuldaki çıtır asi kız Seda?yla da vakit geçirmeyi ihmal etmez. "Bu nasıl cazibeli bir adamdır ki?? diye düşündüren karakter, Halit Ergenç?te hayat buluyor. Halit Ergenç karakterin cazibesini iyi göstermiş, soğuk, agresif, istekli ve zengin olduğunu belli eden bir erkeği oynuyor. Fakat bu zenginlik meselesi filmin içinde birçok kez vurgulanmış. Sebebi yaşanan aşırı lüks hayatın nereden finanse edildiğini hatırlatmak amaçlı olabilir. Filmin belli bir gerçeklik içinde kalması da istenmiş sanki bir yandan. Ergenç'in bu güçlü performansı dururken diğer oyunculuklara takılmıyorsunuz. Ama filmin en şaşırtıcı yönü Cansu Dere?nin kendisinden hiç beklenmeyecek kadar iyi performansı. Ekranda hep zayıf oyunculuğuyla eleştirilen Dere, filmde şu ana kadarki en başarılı performansını bizlerle paylaşıyor. Eğer filmin aşk oyunlarına dalarsanız, saf saf karakterlere acıyıp, içinden çıkılmaz durumu kafanızda çözmeye bile uğraşırsınız. Bu noktada ipuçları içermesi gereken senaryo da kendi haline o kadar dalıyor ki, izleyiciye tamamen kabullendiği durumu, filmi noktalarken, Guy Ritchie hatta Tarantino vari bir sonla acemice yıkıveriyor. Bazı yönleriyle Ertem Eğilmez?in son filmi, Türk sinemasının gözde absürd komedilerinden olan Arabesk?e göndermeler bile yaptığını düşündüğüm hikâye, yine güzel bir son hayal ediyor ama dümeni çevirirken gideceği mesafeyi gözüne pek kestiremiyor.