Sinemasız hayat,tuzsuz popcorn gibidir...

17 Şubat 2010 Çarşamba

Günün filmi:GUGUK KUŞU

orjinal adı : "One flew over the Cuckoo's nest"

1975 yapımı film,1993 yılında Amerikan kültür mirasları arasında bile yer aldı.Bugün canınız film izlemek isterse vaktinizi buna ayırın derim.Hatta filmi mutlaka arşivinize ekleyin.
Genç ve yakışıklı Jack Nicholson oyunculuğuyla da alkışı ayakta hak ediyor.





Film hakkında özet yazmaya bile gerek yok.Bence herkes ölmeden en az bir kere bu 5 Oscarlı filmi izlemeli.

15 Şubat 2010 Pazartesi

Romantik Komedi


Bir film beni şaşırttığı zaman mutlu oluyorum. Toplu halde sinemaya giderken film seçildiğinde tüh dedim hiç de gerek yoktu bunu izlemeye nasıl olsa tatmin etmeyecek beni.


Ama hiç de kötü vakit geçirmedim. Aksine eğlendik bütün salon. Yani bu tarz Amerikan romantik komedi senelerdir iş yapıyor. Gözümüze soka soka aynı konuları önümüze getirip gişe yapıyorlar, bizim bunları yapmak hiç mi aklımıza gelmedi. Gelse de niye yapamadık. Daha önce hatırladığım bir deneme AŞk Tutulması var ki izlemek için bir hayli sabır istiyor.Neyi farklı yapmış bu ekip? İşte al sana adı üstünde Romantik Komedi hem de aşk tadında. Daha fragmanlar dönerken hemen kulaklara Sex and the City ‘nin taklidi söylentileri fısıldandı. Olsun bu filmler hep birbirine benziyor zaten.

Genç oyuncularla cıvıl cıvıl, mekan seçimleriyle ah benim de böyle evim, ofisim olsa dedirten bir film izledik. Görüntüler bu tarz bir film için çok özenle hazırlanmıştı.



Asli Zengin ve Ceren Aslan’ın kaleme aldığı senaryonun yönetmen koltuğunda daha önce Sertap Erener olmak üzere bir çok sanatçıya klip çekmiş, reklam filmi yönetmenliği yapmış,bence takip edilmesi gerekli bir şahsiyet Ketche (Hakan Kırvavaç) oturuyor.ilk uzun metrajında çok başarılı.Filmin künyesine bakarsanız yapımcı Mahsun Kırmızıgül.Mahsun artık arabeski bırakıp iyice sinema sektörüne ısındı.Ben Romantik Komedi’yi Mahsun’un Gecenin Kanatları’ndaki başarısızlığından sonra özür olarak nitelendiriyorum.

Gayet normal ekmek elden su gölden bir hayat süren, üç genç kızın tatlı, biraz abartılı, mantıkla sorgulamadan izlenmesi gereken aşk hayatlarını sağ olsun, çok yaşasın Gürgen Öz’ün harika performansı ile güle oynaya izliyoruz. Gürgen, yeni nesil komedi filmlerinin üzerine doğru senaryo yazılırsa patlamaya hazır bombalarından birisi. Rolü başarıyla oynamayı bırakın, rolü üzerindeki analizi belli ki çok iyi yapmış. Gürgen çıksa da gülsek diye filmi bitiriyorsunuz. Sedef Avcı ve diğer güzel kızlara gelirsek, Amerikan sinemasında “Eye Candy “ diye tabir edilen oyuncu grubu içerisinde yer alan ama aynı zamanda da hiç de fena değildi diye düşündüren, bu tür filmlere cuk oturan bir kadro var. Cemal Hünal’ı bu bölümden ayrı tutalım.Ama ben niye ayrı tutuyorum.Bana kalırsa Cemal Hünal oynamasın,iflah olmaz serseri ama aşık adam rolleriyle böyle iki tişört çıkartıp,derin düşünceli bakarak belki bu işler yürür ama ben bu kadar konuşulmaya daha fazla performanslar beklerim.


Yani uzun lafın kısası yapmak gerekirse,senelerdir nice Sex and the City’leri takip ettik,bir sürü romantik komedi izledik,doğruya doğru ,onların kalitesinde ,üzmez kimseyi,gülelim eğlenelim,içimiz açılsın diye gidilesi bir film.

11 Ocak 2010 Pazartesi

VaVieN

Vavien ne demek? Türk filmi mi Vavien? Nasıl okunuyor?
Vavien gizemli bir isimle seyirci karşısına çıkan bir kasaba hikayesi .Çok keyif aldım Vavien’den .Kesinlikle bu senenin en iyi Türk filmlerinden birisi.

Yönetmen koltuğuna oturan Taylan biraderlerin Okul ve Küçük Kıyamet’ten sonraki üçüncü filmi olan Vavien,diğer yapımlarından farklı görünse de aslında ,paralel sokakta ilerliyor.Senaryosu Engin Günaydın’a ait yapımın oyuncu listesinde Engin Günaydın,Binnur Kaya ve İlker Aksum’u görünce ,filmin komedi olacağı beklentisine kapılmamak elde değil.Vavien’i türler içine oturtmak gerekirse ,kara komedi çok uygun bir tanım.

Tokat Erbaa da çekilen filmde,kasabanın ismi hiç geçmiyor.Öne çıkartılan ya da reklamı yapılan hiçbir yöresel şey yok.Orası sadece bir kasaba.Orda da insanlar cinayet işleyebilir,karılarını kocalarını aldatabilir,fantezi kurabilirler.Orda yaşayan insanların da hayatları renkli.
İşte film böyle bir kasabada elektrikçilik yapan Celal’in hayatından bir kesiti bizlerle paylaşıyor. Celal’in korularını, gel-gitlerini, mutsuzluğunu ve mutluluğunu izliyoruz. Ailesini ve insan yaşantısının nelerle güzelleşip nelerle kötü olacağını görüyoruz. Çok kötü giden bir hayat birden film sonunda günlük güneşlik bitince, düşünüyoruz herkes aslında böyle götürmüyor mu bu devranı. Hangimiz kötü giden hayatımızı köklü şeylerle düzeltiyoruz. Bir bakıyoruz gülmeye başlamışız.

Vavien kelime anlamı olarak bir elektrikçilik terimi aslında. Hani merdivenden çıkarken ampulü yakarız da yukarı çıktığımızda başka anahtardan kapatırız ya bu devreye vavien deniyor. Filmi izledikten sonra bu ismin filme ne kadar da yakıştığını anlayacaksınız.

Engin Günaydın, belli ki yazdığı şeyi çok sevmiş. Karakteri canlandıracak başka birisini düşünmek çok zor. Binnur Kaya’nın performansı da her zamanki gibi çok yukarıda.Tek derdi filmi eleştirmek olanların tutunacağı tek dal ise Burhan Altıntop benzetmeleri olabilir.Zaten Burhan Altıntop da Celal’le hemşeri değil mi?  Filmde başından beri gösterilen parçalar öyle birleşiyor ki ,hem şaşırıyor,biraz ürküyor,çok da eğleniyorsunuz.Abi kardeşin süper bir manzara eşliğinde itiraf sahnesi şahsen benim unutmayıp üzerinde çok da konuşacağım türden bir sahneydi.

Böyle kasaba filmlerinde rastlanmayacak ,filmi diger örneklerinden ayıran en belirgin çizgi ise Celal’in aslında bir katil olması.Evet başrol oyuncumuz aslında bir katil,her ne kadar başaramasa da planladığı bir cinayet var ortada.Zaten filmi derin izlerseniz,Sevilay’ın dönüş sahneleri sanki rüya gibi.Gerçekten mi döndü yoksa Celal’in iç karmaşası mı ilk sahnelerde anlamak çok zor ,çünkü Sevilay’la Celal dışındaki karakterler hiç konuşmuyor.Tabi ki Sevilay gerçekte de dönüyor ama bunu izleyiciye hissettirmek bile çok zor bir kurmacadır.Evet Celal bildiğimiz kötü bir adam.Ama hanginiz nefret etti Celalden?Belki küfrettik ama sempati de duyduk.Sevilay sizce iyi bir kadın mı? Aslında öyküdeki diğerlerine yakın yanları var.15 yıldır kocasından para saklayan bir kadın sonuçta Sevilay,karanlık noktaları var.Cemal ise belki de hikayenin en naif karakteri ama o şaşırtıcı ve filme bence çok yakışan son sahnede,kardeşine parayı ne yaptığını sorup,ne ballı adamsın diyen bir karakter.Halbuki aynı Cemal ,kardeşini bu cinayet planı yüzünden tekme tokat dövüyordu.Niye şimdi bir anda herkes mutlu çünkü yine herkesin çıkarı var.

Kendi adıma döneminde izlediğim bütün filmlerden daha çok beğendim,son zamanlarda izlediğim en iyi filmdir diye etrafta bas bas bağırdığım bir yapım.İzleyin arkadaşlar,mutlaka izleyin,izleyin ve Türk sinemasının üzerindeki ölü toprağını nasıl attığını görün.

21 Aralık 2009 Pazartesi

Suretler (Surrogates)

Dikkat:bu yazı filmi izlemeyenler için fazla ipucu içermektedir.





Teknoloji derya deniz.Yaratıcı olmanın sınırı yok.Suretler konu olarak yeterince çekici görünüyor.Bruce Willis ‘i izlemeyeli çok uzun zaman oldu.



İnsanların kendi kusursuz robot versiyonlarına sahip olmasını sağlayan bir teknoloji icat ediliyor ve şehir bir anda süper güzel kadın ve erkeklerle dolup taşıyor.İnsanlar robot versiyonlarını evden bilgisayar sistemi ile idare ediyorlar.Buraya kadar olay çok çekici tabi,düşünsenize sabahın köründe kalkıp evden çıkmak yok.giyim kuşam filan hiç gerekli değil.10 gün traş olmasanız ya da yıkanmasanız hiç problem değil.Evinizin koridoru uzunsa yürüyüş mesafeniz onunla sınırlı.En can alıcı yeri ölüm riskiniz yok.Robotunuzun başına bir şey gelse bile sizin tuzunuz kuru.En fazla bir robot daha alırsınız olur biter.Filmde bakıyorsunuz bu duruma karşı suret kullanmayı reddeden bir grup var.Onlar insan olarak ,insanlarla yaşamak istiyorlar.Ama cok da sevimli bir grup değil bu .Başlarındaki zenci lider kendini Mesih olarak ilan etmiş.Suretlerle çete vari bir savaştalar.

Sonra birdenbire bir akşam bir suret öldürülüyor. Bütün hafıza kartı filan da yanmış.FBI tabi hemen konuya el atınca ,Suretin sahibinin de öldüğünü görüyorlar. Olaylar böyle gelişiyor.Bruce Willis’in sureti kendisine çok benziyor ama bir hayli genç tabi .

Sonra bir çatışmada Bruce Willisin canım Robotu parçalanınca FBI Bruce Willis’i kibarca kapı dışarı ediyor ve Bruce birden Suretsiz kalıveriyor.O zamana kadar bu robot işini çok sevdim ben de.Teknolojiyi severim zaten ben.Kendi robotum olsa nasıl bişey olur diye düşünürken.Robotsuz Bruce yolda yürüyemez halde sokakta geziniyor.Adam senelerdir dışarı çıkmamaktan unutmuş şehir hayatını,ona yolda yaratıkmış gibi bakan robotlar da cabası.Tabi adam insan.defoları var ,sakalı uzamış sacları kırlaşmış,ne kadar da çirkin ve onlardan değil.

İnsan Bruce eve gidip suret karısını karsısında bir grup arkadaşıyla robot esrarı çekerken görünce çileden çıkıyor.Robotları tekme tokat dövüyor.Filmde gördüğümüz yegane insani reaksiyon bundan ibaret.

Böyle ilgi çekici bir konunun aslında insanlık için ne kadar dramatize olduğunu anlamak filmden çıkacak yan etkilerden birisi.Bence de verilen en baba mesaj ,konunun en derin tarafı.

Bunu hafızaya almayıp aksiyon kısmıyla ilgilenecek olursanız,son 20 dakika da uyursunuz.Güzel giden konu,tahmin edilebilir de olsa hafif süprizler ama son derece klişe,hiç de vay anasını dedirtmeyen bir son.Şimdi eğri oturup doğru konuşmak gerekirse böyle kurgulanmış bir konu ,finalde daha çok alkışı hak ediyordu.

Ama iflah olmaz bilimkurgu düşkünü,aksiyon da aksiyon diye tutturup bu sebeple her filmi izleme isteğinde olanlar, film belleğinizde bulunsun.Hepimizin robot versiyonları olursa bir gün,bilgi için lazım olur.


10 Aralık 2009 Perşembe

Neşeli Hayat






Türk filmleri yarış halinde vizyona giriyor. Yeni ay için sinemaya gittiğimde dönen fragmanlardan ilki Cem Yılmaz’ın Yahşi Batı filmiydi. Belli, paralar harcanmış yine. set, dekor, kostümler üzerinde $ işaretleri var. Bu film de kesin izlenecek. Arkasından, Yılmaz Erdoğan’ın Neşeli Hayat fragmanı dönmeye başlıyor, bu nedir yahu neler oluyor, nasıl bir film demeye kalmadan, kesilmiş, kırpılmış sahneler silsilesi ile son buluyor. Hiç beğenilmedi bir kere bu fragman. Hiç komik değil bu film fısıltılarını duyuyorum sinemadan. Düşünüyorum da Yılmaz Erdoğan’dan ne bekliyorum ben? Tamam bu filmde BKM mutfak ekibi var, gülmeyi herkes umut ediyor ama öyle yerden yere atmayacağız kendimizi değil mi? Bir kere ben kesinlikle bir dokundurma bekliyorum yine kendi insanlığımızın içlerine doğru. Vizontele’de olduğu gibi yine gözlerim dolmuş gülümseyerek ekrana bakmak için gitmek lazım bu filme diyorum.


Maalesef, ilk seansa gidemedim, yorumlara kulak tıkamak bir derece kolay olsa da, okumadan edemiyorum ben bir türlü. Bir kaç yorum okudum, ister istemez birkaç izleyici yorumu duydum. Bileti almadan önceki son yorum bir arkadaşımdan geldi.”Sakın bilet alma, bu filmin çok kötü olduğunu söylemek resmen vatandaşlık görevi.”Böyle iddialı yorumlardan zaten hoşlanmam. Biraz burulsam da biletimi aldım. Yılmaz Erdoğan’ın hikâyesini izlemeye yola koyuldum.
Tam da beklediğim gibi, Ne kadar neşeli hayatlar var, biz hiç farkında bile değiliz. Yılmaz Erdoğan yeni yıl üzeri bu neşeli hayatlardan bir kesit atıverdi izleyicinin kucağına. BKM mutfak ekibinin ilk beyazperde macerası olarak beklenen filmi, komedi olmanın ötesine geçmiş gerçek bir dram aslında. Fakat bu filmde dram bizi çok üzmüyor, ağlatmıyor, sadece yalın bir hikâye, gerçek bir durumla karşımızda oyunculuğunun ustalık haliyle karşımızda Yılmaz Erdoğan var.”Bu kadar mı iyi oynanır?” cümlesi kim bilir kaç kez aklımdan geçerek izliyorum filmi. Yılmaz Erdoğan gerçekten filmde alkışı hak ediyor. BKM oyuncularını düşünürsek, Ersin’i hep aynı tekrar halleriyle itici ve abartılı bulduğum içindir ki, oyunculuğu konusunda yorum yapmayacağım, diğer ekip için ise sanki bu film biraz alıştırma olmuş. Filmin içine bu sevilen yüzleri serpiştirmek iyi fikir, fakat öyle harikalar yaratılacak rollerle karşımızda değiller. Tabi bütün bu söylediklerimden Büşra Pekin’i hariç tutuyorum, performans olarak diğerlerinden açık ara önde gidiyor. Türk sineması bir kadın karakter oyuncusu daha kazandı bence.
Yılmaz Erdoğan’ın hep düşündürmeye yönelik tarzı bu filmde de kendini fazlasıyla belli ediyor. Dramatik bir hayat kesiti içinde, durumun komedi kısmını bize daha çok karakterlerle yansıtmayı hakkıyla beceriyor Yılmaz Erdoğan. Teatral yapısı çok güçlü bu yapımdan keyif almak için aslında sinemaya gitmeden önce o filmden ne beklediğiniz çok önemli, eğer Yılmaz Erdoğan’ı bir komedyen olarak görüyorsanız, bu filmi beğenmeden sinemadan çıkma ihtimaliniz çok yüksek. Ama Vizontele’den beri Yılmaz Erdoğan’ın aslında hiç boş yere güldüren işlere imza atmayı sevmediğini farkındaysanız, izlediğiniz filmden gayet mutlu mesut bir şekilde evinize dönersiniz. Bu yazı da benim vatandaşlık görevim olsun 

25 Kasım 2009 Çarşamba

Alacakaranlık Efsanesi:Yeni Ay: Ne efsane ama!!!





Stephenie Meyer’in zengin hayal gücünü kaleme alıp, bir de bunu yayınlama cesaretini göstermesiyle, bir anda fenomen haline gelen alacakaranlık efsanesi o kadar çok sattı ki,

Haydi, bir de filmini çekip şansımızı deneyelim diyerek serinin ilk kitabı alacakaranlık film haline getirildi. Fazla para harcanmadan çok büyük izlenme oranı yakalayan ilk film bütün oyunculara şan, şöhret, fan clublar getirdi ve tabi serinin devam filmlerini çekmek kaçınılmaz oldu. Önce şunu bir kabul edelim, kitabı okuyan herkes çok sevdi. Dört kitabı yaklaşık iki hafta gibi kısa bir sürede okudum. Bir de hiç sevmeyenler var ki onlar bile başladıkları hikayeyi sinir de olsalar sonuna kadar okudular. İlk film izlendi, herkes” ehhh” dedi. Yine de sevdik bu filmi. Sonra geri sayım başladı, bütün alacakaranlık fanları yeni ay’ı beklemeye başladı.( Şimdi bütün bunların içinde başrol Robert Pattinson fanları da var. Sadece Robert’i izlemek adına film için sabırsızlananlar hiç de az değildi.)



20 Kasım 22.00 seansına biletler bir hafta öncesinden alındı. Çok kalabalık olacağına emindim ve nedense bütün salonu bayanların dolduracağını düşünüyordum(çünkü Film vizyona girmeden önce ön gösterimlerde, dizi dizi fragmanlarda bu bölümün esas oğlanı olan Jacob’un kaslı vücudu ve Edward’ın gömlek atma sahnesi gözümüze,gözümüze yüzlerce kere sokuldu  ) ama durum farklı salonda erkek nüfusu da var, ayrıca yaş ortalaması sandığım kadar küçük değil, bu aşk hikâyesi her yaştan takipçi bulmuşa benziyor.

İşte beklenen an filmimiz beyaz perdede. Şimdi alacakaranlığın kötü çekimi ve başarısız efektlerine rağmen bu kadar tutmasından sonra, bu film için para harcanır ve doğru yerlere harcanır diye düşünüyordum, ama kötü makyajlar yine ilk sahnede gözüme batmaya başladı. Bu efsanenin, Romeo vampiri, gelmiş geçmiş en yakışıklı vampir unvanını elinde tutan Edward’a bir bakın,3 tane lensi üst üste takmışsınız gibi duran gözler, ruju fazla kaçmış dudaklar ve hep yanlış yönden kamera çekimi, neyse ki bu sefer yanaklar kızarmıyor.


Bu çocuk,her açıdan iyi kare vermiyor,böylesi mükemmel olması gereken bir varlığı ekrana aktarırken en güzel kareleri yakalamak lazımdı.Film paldır küldür başladı, paldır küldür devam ediyor,tabi bunu kitabı okuyanlar çok daha net fark ediyor. Her şeyi anlatmak mümkün değil ama her şeyi özetleyelim çabasına girmek de boş bence. Bela’nın yalnızlığının anlatıldığı bu bölümde, ilk filmde kafasını sürekli sallayıp bayık bayık bakan kızımızın oyunculuğuna şükreder durumdayız, çünkü başka oyuncu yok. İkinci film için 7 ay spor salonundan çıkmayan Tyler Laughner ‘in gerçekten çok başarılı olan fiziğini sergilemek için yönetmen çok uğraşmış.


Tişört çıkarma sahnesinde eminim bizim olduğumuz salondaki gibi gülüşme sesleri her salondan çıkmıştır.(Edward’ın yerinde olsam böyle kaslarını göstere göstere salınan kurt adamların olduğu filmde asla ve asla gömleğimi çıkarmazdım.)Öyleki Belamız da Jacob’un bu değişimden çokça etkileniyor ve Jacob’a meyletmeye başlıyor. Jacob’unki de öyle bir aşk ki Bela için kurt arkadaşıyla gözünü kırpmadan kavgaya tutuşuyor. Şükür ki bu sefer dijital efektler öyle komik, sıradan değil.






Görselliği kurguyu bir kenara bırakıp, hissettiklerimize bakarsak, yiğidi öldürüyoruz ama hakkını da verelim:

Filmde vampirlerimize bir bakın,zenginler,iyi giyimliler,aristokrat bir İngiliz ailesi tadındalar,hepsi ne kadar da kibar ve iyiler, az kalsın vampir olduklarını unutuyoruz.Kurt adamlar ise ortalıkta yarı çıplak gezinen kaba sokak çocukları,dikkat ettiyseniz seçim yapmaya zorlanıyoruz,az kalsın Jacob’a aşık olacak diye hangimiz Bella’ya kızmadı?Hepimiz Vampirciyiz bu filmde.Bu seçimi yaptırabilmek adına kitaptaki anlatım iyi benimsenmiş,.Sonlara doğru temponun artmasıyla ,hikayedeki yeni Vampirlerimiz Volturilerin ortaya çıkması filan biraz içimize su serpti.Oyuncu seçimi olarak Volturiler hayal edilene yakın olmuş,en azından Aro. asırlardır yaşayan bir Vampir anca bu kadar deli bakabilirdi. Edward’ın dayak yediği sahneler, mermerlerin kırılışı kitapta o sert heykelsi imajı biraz da olsa anlatıyor, ama tüm bu iyi gitmeye başlayan şeylerden sonra Alice’in Aro’ya gösterdiği Bella’nın vampir olduğu sahneyle birlikte yine kopup gülmeye başladık değil mi?. O nasıl yaratıcılıktan uzak bir hayaldir, nasıl bir vampir olmak o öyle? İngiliz köylüsü tadında giydirilmiş iki aşk böceği vampir, Yeşilçam filmlerindeki gibi koşturuyor. Böyle kopuk, kopuk, uzatılmış dizi ya da animasyon tadında sadece ve sadece şöhretinin pastasını yiyecek bir film var karşımızda. Eminim bu kitapları bir çırpıda okuyup hikâyeyi çok da seven herkes bu filmden çıktığında kötü olduğunun hayal kırıklığını yaşayacak. Her devam filminde olduğu gibi bu da ilkini arattı yani. Ama Stephenie öyle acemice ama içten yazmış ki, ne olursa olsun bu seri izlenecek, bu oyuncular çok çok ünlü olacak.

9 Kasım 2009 Pazartesi

District-9 (Yasak Bölge 9 )


Yasak Bölge 9, 6 kasımda ülkemizde vizyona giriyor.Vizyon tarihinden önce filmi izleme fırsatım oldu.Bence Cuma akşamı sinemaya gidin ve filmi vizyona girer girmez izleyin.Filmi izledikten sonra yaptığım ilk şey yönetmen Neill Bloomkamp hakkında bilgi edinmek oldu.Aynı zamanda filmin senaristliğinde de parmağı olan Bloomkamp,!979 Güney Africa doğumlu, genç bir yönetmen.Filmin de Johannesburg Güney Africa da çekilme sebebi tesadüf değil tabi ki.
Özetle film,Güney afrika’ya inmek zorunda kalan bir uzay gemisinden çıkan uzaylılar için bir bölge tahsil etmiş hükümetin,20 yıl sonra yine bu uzaylıları bu bölgeden başka bir bölgeye tahliyesini anlatıyor ve bu tahliyede çok saf çok sevgi dolu ama aynı zamanda da o kadar ırkçı Wikus Van De Merwe’nin tahliye görevinde başına gelenleri konu alıyor.Belgesel kıvamında başlayan sahnelerle ilk etapta ne oluyor şimdi? Sorusunu kendinize sorarken bu anlatımla aslında çok da acayip bir şey olan koca bir uzaygemisi dolusu uzaylının kötü yaşam şartlarına üzülmeye başlıyorsunuz bile.Güney Afrika konusunda biraz bilgi sahibiyseniz aklınız hemen oradaki yerli halkın kötü yaşam koşulları,Nijeryalı çetelerin kötü hayatlarıyla senkronize oluyor.Zamanında yerli halkın da böyle bölgelerde izole edildiğine bir gönderme mi bu şimdi diye düşünüyorsunuz?Bence öyle ve bunu çok yaratıcı anlatıyorlar.Yani kısacası ,aslında sıkı bir bilimkurguyu sosyal sorunlarla çevreliyor,Neill Bloomkamp.




Wikus Van De Merwe roluyle karşımıza çıkan aktör Sharlto Copley,oyunculuğuyla göz dolduruyor.Tahliye sırasında karides diye adlandırdıkları uzaylılarla(burada parantez acmak istiyorum öyle klasik alien görüntüsünde kafamıza kazınmış bir uzaylı tiplemesi ile karşılaşmıyoruz alabildiğine ürkünç oyuncaklı değişik bir tiple karşılaşacaksınız)sözüm ona medenice anlaşmak adına MNU (mutlinational United) ‘yu temsilen bölgeye giren Wikus,bir uzaylı sıvısına maruz kalarak değişim geçirmeye başlıyor.Aktör bu değişim aşamasında öyle güzel oynamış ki,onun korkularını aynı bedeninizde hissediyorsunuz.Bundan sonra MNU adına çalışan aynı zamanda kayınpederi de aynı oluşumda üst düzey yönetici olan Wikus’un klasik Amerikan politikasıyla nasıl karşılandığını ve saniyede işlemeye başlayan o kirli çarkı bilim kurgu ile harmanlayan film,eleştirileri çok sert ama çok sanatsal yüzlere çarpıyor.Sevgi dolu olması ,Irkçı olmasını engellemeyen Wikus ,karideslere dönüşmeye başladığında onların içinde yaşamaya başladığında,aldatıldığında neler hissediyor yüzünden okuyabiliyorsunuz.

Bilim Kurgu izleyeceğim diye ekran karşısına oturup,hiç de hayal kırıklığına uğramadan sisteme çok ince ince dokunduran bir film izliyorsunuz.