Sinemasız hayat,tuzsuz popcorn gibidir...
Filmler-yorumlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Filmler-yorumlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Temmuz 2010 Pazar
Chloe / Büyük Hata
2009 yapımı Chloe,bir sene rötarlı olarak Türk izleyiciyle buluştu. Chloe,erotik gerilim olması itibariyle çok sık karşılaştığımız türlerden değil.Atom Egoyan imzalı bu film,1993 yapımı Felicita adlı Fransız yapımın yeniden çevrimi aslında.Felicita'nın chloe'den daha başarılı olduğu konusunda bir kaç duyum aldım.
İçten içe orta yaş bunalımına girmiş bir jinekolog olan Catherine ( Julianne Moore ), kocası David'in ( Liam Neeson) telefonunda gördüğü fotograflar yüzünden aldatıldığını düşünmeye başlar.David üniversitede öğretim görevlisidir.Ailesine karşı ilgi sorunu yoktur fakat cevredeki genç kızlara karşı da oldukça flörtöz yaklaşmaktadır.Kocasının hala çok yakışıklı olduğunu düşünen Catherine kendini iyice kötü hisseder.(Şimdiii,böyle profil çizen bir kadının şişman ,pörşümüş bakımsız bir tip olması daha anlaşılır olurdu.Ama Jullianne Moore filmdeki bütün kadınlardan daha taşş!!!) Kocasının kendini aldattığına kanaat getiren Katherine,bir restoranda karşılaştığı eskort bir kızı (Amanda Setfried) kocasını baştan çıkarması için kiralar.
Hikayenin merkezi şüphesiz ki bu eskort kız .Bu küçük,güzel ama tehlikeli eskort kız rolü için ;yönetmenin Amanda'yı seçmesindeki faktör başlarda gözüme sadece fiziksel özellikler gibi gözükse de filmin ikinci yarısında Setfried'in de rolüne daha sahip çıktığını hissettim.Başlarda sadece işini yapan eskort görünümünden insanı rahatsız edici bir psikolojide bir insana dönüşmesi filmin de en süprizli ve gerilimli yeri.
Çok beni etkileyen,vay be dedirten bir film değil Chloe,hele çıktığı tür olan gerilim konusunda vasatların içinde.Fakat evli eşler ve orta yaş bunalımı,cinsellik arayışı konularında yaptığı analizlerle,psikoloji itibariyle çok başarılı bir yapım Chloe.Evliliğinin nice senelerini doldurmuş,çoluk çocuk meselelerini de kapatmış,yaşlanan kadının,cinsel hayatından tutun da ,çoçuğuyla ilişkisine kadar pek çok hayatın içinden şeyi şöyle ucundan acıcık da gösteriyor.Bir kadının aldatıldığını ispatlamak,bundan emin olmak pahasına da kocasının başkasıyla ilişkisini bile organize edebileceği,hattaa bu ilişkinin detaylarını da dinleyebileceği gibi ,bazen hadi canım bu kadar da değil dedirten bir alt metin de var bu filmde.Bir taraftan da nasıl bir hayat yaşadığı belirsiz,çok masum bir kız var.O kadar genç ki ,ona kızamıyor bile Catherine.
Netice itibariyle,Atom Egoyan,aslında bir kadın filmi yapmış,biraz süprizli ,biraz izleyiciyi geren.Filmin süpriz tarafları ile ilgili herhangi bir ipucu vermeme niyetindeyim,zira yazık olur.
Meraklısına Not:Yurtdışında +15 ile vizyona giren film Türkiye'de +18 ile vizyona girdi.Tabi ki pornografik görüntüler var.Fakat görüntülerden ziyade filmin zihni erotik!!!
17 Haziran 2010 Perşembe
A Single Man /Tek Başına Bir Adam
Tek başına bir adam, yazar Christopher Isherwood’un aynı adlı romanından perdeye bir uyarlama. Aslında romanın da Isherwood’un kişisel yaşantısıyla bir çok bağı var. Ziyadesiyle içsel anlatıma sahip bu bu kitap ’sinemaya uyarlanması imkansız’ kitaplar arasındaydı. 29. uluslar arası İstanbul film festivali’nin programında da yer alan film, 1960′larda Amerikada yaşayan İngiliz bir profesor’un 16 yıllık partneri Jim’in ani ölümünden sonra geçireceği ilk günü, yaşadığı bunalımı ve hayatını sona erdirmeyi düşünmesini anlatan filmin yönetmen koltuğunda Tom Ford’u görünce aklınızdan şunlar geçebilir: Allah Allah bu adam tasarımcı değil mi, nerden çıktı şimdi film yapmak , yönetmenlik de yetmemiş, senaryoya da burnunu sokmuş hem de!!! Tom Ford, bu filmle sinemaya hızlı bir giriş yapmış ve sanatçı olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiş durumda. Kitabı çok iyi irdeleyip, yazarın tarzıyla da bağını koparmayan yönetmen, senaryoda kendi isteklerine göre de şekillendirmeler yapmış, mesela kitaptan farklı olarak intihar eğilimi üzerinde daha çok durmuş. Konu olarak gayet sakin, acı dolu ve buhranlı bir hikayeyi seyirciye aktarmak çok zordur. Birincisi Tom Ford bu kasvetli aşk hikayesini (üstelik de 60′lı yıllarda Amerika’da hoş karşılanmayan eşcinsel bir aşkı) bazen bizi komediye sürüklemek suretiyle bile çok keyifli noktalara sürüklemiş. İkincisi ise perdede az bulunur görsel disiplini yakalamış olması. Burda kendisinin direk tasarımcı olmasıyla bağ kurmamak elde değil çünkü perdede gördüğünüz her şeyin özenle seçilmiş olduğunu hissediyorsunuz. Öncelikle filmin görselliği muazzam, Tom Ford kendisi kadar yakışıklı bir film yapmış. Tabi ki kıyafetler muhteşem. Mekanlar, arabalar, açık hava çekimleri, film boyunca vurgulanan gözler, hatta ve hatta George’un tuvaletini yaparken görüntülendiği sahne bile tam bir sanat eseri kıvamında. Film boyunca George’un adeta sevgilisinin gözlerini ararcasına takıldığı muhteşem mavi, yeşil göz konseptini, arabasını park ettiği park yerindeki kocaman bir çift gözden oluşan ”Sapık” afişine gönderme yapması takdire şayan bir durum.
Ford bu ilk işinde, çoğu amatör yönetmen gibi düşünmeyip kitaba sadık kalıcam diye başarısızlığa sürüklenmemiş. Filmi kitabın ilk sayfasındaki gibi dümdüz bir uyanma sahnesi ile açmak yerine, çıplak iki erkeğin deniz altındaki görüntüleriyle başlayıp, hemen ardından karlar içinde beliren kahramanımız George (Collin Firth) arabanın yanında kanlar içinde yatan sevgilisin; Jim’in yanına uzanıyor. George ancak bu rüyalardan sonra uyanıyor. Bu başlangıç Tom ford’un hem farklı hem de cesur bir giriş yapmasına yetmiş de artmış bence. Tom Ford, yanlızca öyküde değil, kimi zaman usta yönetmenleri bile zorlayabilecek öyküleme yöntemlerine de hakim gözüküyor. Müziklerinden kurgusuna, ses tasarımından, dramasına izleyiciyi hayretlere düşürecek bir oyunculuk yönetimine kadar çok başarılı işler çıkartmış. Filmin ağır topu George rolundeki Colin Firth ise, Tom Ford tasarımı jilet gibi takımların içinde muhteşem görünüyor. Bu muhteşem görüntüsünün üzerinde, oyunculuk kariyerindeki en iyi rollerden birini de ekleyince, Oscar’da Jeff Bridges engeline takılması gerçekten çok üzücü.
Tom Ford’un bu ilk denemesi, ‘kayıp’ duygusunu izleyicisine sonuna kadar hissettiren bir film, yitirilenin yokluğuyla başa çıkma üzerine bir yanlızlık senfonisi, tek başına yaşanan bir yasın beyaz perdedeki en önemli karşılıklarından olmuş. Bu filme dünyanın en ünlü moda tasarımcılarından birinin fotograf anlatısı gibi bakanlar çok da haksız değiller. Ama ek olarak şu var: Ford kahramanının dış giysileri kadar ‘iç giysilerini’ de aynı kusursuzlukta dikmiş.
Meraklısına:Yazar Isherwood kitabını 53 yaşındayken sahilde tanıştığı 16 yaşındaki delikanlı ile yaşadığı büyük aşkı sırasında yaşadıkları 1-1.5 senelik ayrılığı sırasında kaleme almış.Kitabın duygu yoğunluğu o yüzden çok ön planda imiş.Daha sonra barışan çift Isherwood 81 yaşında hayata veda edene kadar beraber kalmış.
31 Mayıs 2010 Pazartesi
AUGUST (2008)
Aslında konu olarak Amerikadaki kriz dönemine gönderme yapma amacındaki film,kadrosundaki Josh Harnett'le de dikkat çekici duruyor.Biraz Amerika'nın geçirdiği ağır krizi eleştiren biraz da sanal alemin iş ortamındaki popülerliği ve geçiciliği konusunda ümit verici senaryo parçaları barındıran film aynı zamanda da aile olgusuna parmak batırıyor.
Tom (Josh Harnett) ve Joshua (Adam Scott)iki kardeştir.Tom yakışıklı,ukala ve patron,Joshua ise ezik,kötü giyimli fakat dahidir.İki kardeş LAndshark adında bir portal kurarak şirketin ilk iki ayında büyük çıkış yakalarlar ve borsada hisseleri fırlama yapar.Fakat Amerikan ekonomisi bu şirkete de digerleri gibi en fazla altı ay ömür biçmiştir.
Film bundan ibaret.Yani aslında filmin konusu spoilerin önde gideni.Tam bir durum filmi var karşınızda.Ailenin işe yaramaz sorunlu çocuğu Tom , belki teknik adam değildir ama bir sirketi yönetebilecek ışığa ve albeniye sahiptir.Tabi şunu unutmamak lazım sektörde her zaman kendini beğenmiş ,alçak dağların bekçisi tavırlar sökmez.Kadraj Joshuaya dönerken,günlük hayatımızda hemen hemen hergün gördüğümüz binlerce insan profilinin birinden farklı bir şey görmüyorsunuz.Zeki,işini çok iyi yapan,kazandığı parayı ailesi için biriktiren,evli ve cocuklu,bir aile babası.Hayattan beklentisi sadece ailesinin mutluluğu.Anne baba da tabi Joshua'yı bağrına basıyor.Tom ise aileyle aynı yemek masasında oturamayıp,dışlanan gereksiz işe yaramaz yalnız karakter.Şirket 5 ayın sonunda günden güne bitip tükenirken,düşen burnunu yerden almayıp , hala hava atma peşinde koşan Tom çaresizlikle sağa sola saldırıyor.İlk para istediği insan kardeşi tabi.Ama kardeş diyalogu sıfır aralarında.Belli ki eski bir sevgilisi varmış.İspanya'ya gitmiş Tom'un bu halinden bunalıp,geri dönüpte Tom kızı görünce bir de bu yüzden alt üst oluyor filan falan...
Bütün bu kötü seyleri okumak ne kadar iç daraltıcı değil mi? Kötü bir ekonomik kriz anlatısı var aslında filmin arkasında ,ve sorunlu aile ilişkileri ama böyle okurken size hissettirdiği seyleri izlerken hissedemiyorsunuz.
Öyle Up in The Air gibi arkası çok sağlam sistem eleştirileri yok bu senaryoda malesef.Kopuk bir anlatım ,coşkusuz bir oyunculuk var.Josh Harnett bence her haliyle perdeye çok yakışan bir aktör,çok iyi oyunculuk sergilediği filmler de izledim.Burda da bence oynaması gereken karaktere tarz olarak müthiş yakışmış.Performansını sorarsanız,senaryo vardı da ben mi oynamadım gibi bir savnma yapabilir. :)
Aslında ucu başı çok belli,tertemiz bir hikayeyi daha çalışan bir senaryo ile birleştirseymiş yönetmen orta halli bir çalışma yerine ortalamanın üzerine çıkıp B sınıf kategorisinden adını duyuranlar içinde yer alabilirmiş.
not:Landshark ofis tasarımını görmek için bile bence filmi izleyin derim,rengarenk Mac ler etrafta uçuşuyor.
18 Mayıs 2010 Salı
IngloUrious BastErds / Soysuzlar Çetesi
Filmi dümdüz özetleyecek olursak Albay Aldo Raine (Brad Pitt) liderliğindeki Yahudi çetenin Nazilere açtığı savaş ve buna paralel ilerleyen bir intikam operasyonunu konu alıyor diyebiliriz. Ama alt anlatımdan gidersek Film ikinci Dünya savaşına tamamen kurgusal bir intikam hikâyesiyle yaklaşan, tarihi öven filmleri alaya alan, içinde özellikle sinema sektörüne ve filmin geçtiği döneme sert eleştiriler gönderen bir masal.
Film başından sonuna, hatta isim seçiminden başlayarak, çok komplike göndermeler içeriyor. Tarantino’nun en sevdiği filmlerden birisi olan Enzo G Castellari’nin “Baterdi senza gloria” adlı filminin İngilizce çevirisi “Inglorious Bastards”tır. İki filmin konu olarak birbirleriyle hiç alakası olmamasına rağmen,1978 yapımı filmin de tarihe olan alaycı yaklaşımı nedeniyle Tarantino’nun film ismine esin kaynağı olmuştur. Tarantino’nun kullandığı isimdeki yazım hataları ise (Inglourious kelimesindeki fazladan ‘u’ ve alt orta sınıfın yazdığı haliyle bastErd kelimesi)adeta filmin çok dilli yapısına bir gönderme niteliğinde. Filmde özellikle Brad Pitt’in canlandırdığı Albay Aldo Raine karakteri üzerinden Amerikalılar’ın İngilizce’den başka dil bilmediği,hatta bazen İngilizce’yi bile doğru konuşamadıkları eleştirisi de çok net hissediliyor zaten. Bu çok-dilli savaş ortamında, ikinci bir dili konuşamayan bir sürü Yahudi, Fransız, Amerikalı, Fransız ve Alman arasında SS subayı Albay Landa’nın Almanca, İngilizce, Fransızca hatta İtalyanca’yı büyük akıcıkla konuşması ise bu karakterin genelden zıtlığını iyice vurguluyor.
Filmin, politiklerin tansiyonunu yükselten, çok sert açılış sahnesinde belki de filmin içindeki tarihsel tek gerçek mesaj olan “herhangi bir sebebi olmayan ideolojik nefret” alt metniyle çok yönlü eleştirel tarzı hemen anlaşılıyor. Bunun haricinde 5 bölümlük bir anlatımdan ibaret filmin zaten ilk bölümünün girişinde, evvel zaman içinde kalbur zaman içinde Naziler, Fransa’ya girmişken tarzı bir ifadeyle, izleyeceklerimizin tamamen kurgusal bir tarih masalı olduğunun altı çiziliyor.
Tarantino hemen hemen tüm filmlerinde, yeni oyuncu keşifleri, popülerliğini kaybetmiş oyunculara yeni kan vermesiyle dikkat çeker. Soysuzlar Çetesinde de Christoph Waltz’ın söz söylenemeyecek kadar mükemmel performansını izlerken büyük keyif alıyorsunuz, maalesef filmde başrolü göğüsleyen Brad Pitt’i açık ara farkla gölgede bırakıyor. Shosanna Dreyfus rolündeki Melanie Laurent ise yepyeni bir yüz, kadınsız bir savaş filminde hiç de sakil durmayan bir oyunculuk sergiliyor. Brigitte von Hammersmark rolüyle aslen de Alman olan Diane Kruger’in karşımıza çıkması ise çok zekice.
Dikkat !!! yazının bu kısmı filmi izlemeyenler için ipuçları içermektedir.
Tarantino, kurduğu bu masalsı öyküde, savaş ortamının vahşet ve şiddetini her zamanki gibi çok sanatsal, dâhiyane bir şekilde izleyiciye aktarıyor. Bu savaşın ardından Yahudilerin intikam fantezisini ‘sinema operasyonu’ adıyla tüm Nazileri toplayıp film galasında yakma fikriyle, bugüne kadar Hollywood’da çekilmiş onlarca Yahudi soykırımı temalı filmlerde işlenen acı ve yenilmişlik temalarına alternatif bir son, sıkı bir cevap gönderiyor. Amaç intikamsa, heralde en güzel intikam böyle olurdu. Bu sonun sinema salonunda olması ise “sinemanın en büyük propoganda aracı” olmasından kaynaklanıyor. Aynı zamanda da Tarantino sinema aşkını özellikle de Avrupa sinemasına olan aşkını filmlerinde hep kullanmıştır bu filmde de adeta haykırıyor. O dönemde propoganda filmleri çekimini teşvik eden hatta adeta şart koyan Goebbels’in kötü filmini, film içinde karşımıza seren yönetmen bir bakıma o dönem sinemanın ideoloji uğruna feda edilmesine de sert bir eleştiri yapmış oluyor. Sinemanın hazırlık aşamasında Shosanna Dreyfus tarafından edilen “biz filmleri oyuncuları ile değil yönetmenleri ile hatırlarız” repliği ise genel geçer Amerikan filmlerinin oyuncular üzerinden prim yaptığı imasından başka bir şey değil. Tarantino’nun açık açık sinema sektörüne açtığı bu yaylım ateşi, politik eleştirmenlerce filmin açılış sahnesi baz alınarak tabi ki sertçe eleştiriliyor. Başta da belirttiğim gibi Albay Landa’nın “herhangi bir sebebi olmayan ideolojik nefret” konulu monologu,(biraz daha derine inecek olarsak Nazilerin Yahudilere olan nefreti, genellikle tüm insanların sıçanlara olan nefretine benzetilerek, sıçan nefreti üzerinden somutlama yapılıyor ve bu nefretin sebepleri aranıyor? )tümüyle alaycı, gerçek dışı ve absürd bu filmin en ciddi ve en temel mesajı. Tarantino bu mesajı filmin tam da başında vererek durduğu eleştirisel noktayı ilk sahneden belli ediyor. Albay Landa ile Lapadite ‘in karşılıklı konuşmasından ibaret bu sahne, Tarantino’nun bütün ustalığını, kendine has kamera açılarını ve görsel detaylarını yansıtıyor. Bu sahne o kadar özel o kadar önem verilerek çekilmiş ve bu anlatım öyle güzel süslenmiş ki, bu mesajı kaçırmak adeta imkânsız hale geliyor. Hal böyle olunca da eleştirmenlere saldırı yolları açılıyor.
Tabi Tarantino, sinema sektörüne böyle sert eleştiriler gönderirken, sinema eleştirmenlerini de unutmuyor, ‘sinema operasyonu’ kadrosundaki Archie Hicox ( Michael Fassbender) Alman sineması üzerine uzmanlaşmış, hatta bu konuda kitaplar yazmış bir sinema eleştirmeni rolünde karşımıza çıkıyor. Ancak Alman filmleri üzerine uzman olmasına rağmen, Almanlara has el kol jestlerine aşina olması gerekirken, üç sayısını işaret ederken korkunç bir hata yaparak, bütün ekibin ölümüne ve operasyonun sekteye uğramasına neden oluyor.(bu sahne filmde detayına hayran kaldığım en keyifli sahnelerden birisidir.)
Yani Tarantino, ikinci dünya savaşını anlatan bir savaş filmi çekmekten ziyade,böyle bir film üzerinden iğneyi kendimize batıralım dercesine sinema eleştirisi yapıyor.
14 Mayıs 2010 Cuma
All About My Mother / Annem Hakkında Her Şey
İspanya’nın uluslararası alanda en çok ismi duyulan yönetmenlerinden Pedro Almodovar, toplumun uç noktalarında konumlanan hikâyeleri, olağan dışı olay örgüleri ve kışkırtıcı karakterleri ile geleneksel kültürün dışında bir çizgide geziniyor, bu da onun tüm filmlerini benzersiz kılıyor. 1999 yılında Goya, Altın Küre ve Akademi başta olmak üzere birçok uluslar arası alanda ödül kazanan filmi “Annem Hakkında Herşey” ise Almodovar’ın ustalık eserlerinin adeta başlangıcını simgeliyor.
Hemşirelik yapan Manuela (Cecilia Roth), kendisi ve genç oğlu için düzenli bir hayat kurmuş mükemmel bir annedir. Çok sevdiği oğlunu trafik kazasında kaybedince dünyası alt üst olur. Oğlu ölmeden önce babasını bulmasını istemiştir. Manuela, 18 yıl önce hamileliği sırasında cinsiyet bunalımları yüzünden terk ettiği adamı bulmak üzere Barselona’ya gider. Bir süre sonra toparlanan Manuela, Barselona’da kendini geniş ve renkli bir ailenin içinde bulunur. Hamile bir rahibe (Penelope Cruz), fahişe bir travesti (Antonia San Juan) ve başı dertte iki aktris (Marisa Paredes ve Candela Pena).
Almodovar kadrajına yaşamın öteki yüzünü, göz ardı ettiklerimizi, belki de görmekten kaçındığımız gerçeklikleri sokarak hikayelerini anlatmayı seçiyor. Duygusal yönüne baktığımızda karşımızda çok dramatik bir hikaye duruyor. Diğer bir taraftan hikayenin içinde barındırdığı sıradışı karakterler ve bu karakterlerin olayı “insanı şoke eden cinsten” yaşamaları, böyle bir hikayeyi hiç bu karakterlerle bağdaştıramayan seyirciye, hayatı ne kadar dümdüz yönünden algıladığını hatırlatıyor.
Filmdeki en yüksek nokta, Almodovar’ın yarattığı harika kadın karakterler ve bu karakterleri canlandırmaları için seçtiği harika oyuncu kadrosu. Kadınları anlatmayı seven Almodovar, bu filmde de kadınlarla devam ediyor. Evet, perdede sayısı çok olmayan kadın egemen bir film izliyoruz.”Anne olmak”,”kadın olmak” ,hatta “kadın olamamak” gibi ekrana yansıtılması zor konuları bu farklı karakterler üzerinden o kadar güzel ve o kadar kadınların içinden anlatıyor ki, hayretler içinde kalıyorsunuz. Şartları, mesleği, duyguları ya da görüntüsü ne olursa olsun, hep yapmak istedikleri peşinden koşan cesur kadın portleri koyuyor önümüze. Dört farklı hayattan gelmiş, kendilerine özgü acıları ve küçük mutlulukları olan bu kadınların ortak noktası tutkularının esiri olmaları. Hayatlarına ne şekilde yön vermiş olurlarsa olsunlar, kendilerini bir gölge misali takip eden ilişkilerinden ve bağımlılıklarından kurtaramıyorlar.
Biraz daha derinlere inildiğinde bu kadın filmi söyleminin altında, Almodovar, insanın sadece karakteriyle var olduğunu ve bu karakterin de oluşumu ve gelişimi noktasında aile, eğitim, gelenek ve alışkanlıklar gibi toplumsal yapının belirleyici özellikte olduğunu, bu halde şekillenen karakterin, insanın bireysel hayatına yön verdiği gibi felsefi bir anlatımı da barındırıyor.
Bu gayet karmaşık ve çarpıcı hikayesini anlatırken perdede kurduğu görsellik, sadece hikayesini süsleme çabasından değil. Almodovar, perdeye yansıttığı, dikkat çekici, rahatsız edici, hatta insanı dışlayan renk tonlarıyla, görüntünün izleyiciyi içine çekip, somut konu anlatımından uzaklaşmasını önlüyor. Anlatmak istediği hayatı, doğallığını ve kendiliğinden olanın akışını hiçbir teknolojik görsel efektin arkasında bırakmak istemiyor.
Bu, rutinin çok dışında, kendine has filmi izlerken hüngür hüngür ağlıyor, ardından kahkahalarla gülüyorsunuz. Ama hiçbir olayı ya da hiç bir karakteri asla yadırgamıyorsunuz tam tersi; tüm karakterlere sarılma, tüm karakterlerin yaralarını sarma isteği duyuyorsunuz.
Sözün özü, Annem Hakkında Herşey, hayatın ta kendisiyle yüklü, tam kıvamında bir dram ve gerçekçi tanımlanabilecek önemli bir film. Kimilerine göre Almodovar’ın başyapıtı, kendisine göre ise annesine ettiği büyük bir teşekkür.
not: Filmin İspanyolca orjinal adı "To Do Sobre Mi Madre"
Hemşirelik yapan Manuela (Cecilia Roth), kendisi ve genç oğlu için düzenli bir hayat kurmuş mükemmel bir annedir. Çok sevdiği oğlunu trafik kazasında kaybedince dünyası alt üst olur. Oğlu ölmeden önce babasını bulmasını istemiştir. Manuela, 18 yıl önce hamileliği sırasında cinsiyet bunalımları yüzünden terk ettiği adamı bulmak üzere Barselona’ya gider. Bir süre sonra toparlanan Manuela, Barselona’da kendini geniş ve renkli bir ailenin içinde bulunur. Hamile bir rahibe (Penelope Cruz), fahişe bir travesti (Antonia San Juan) ve başı dertte iki aktris (Marisa Paredes ve Candela Pena).
Almodovar kadrajına yaşamın öteki yüzünü, göz ardı ettiklerimizi, belki de görmekten kaçındığımız gerçeklikleri sokarak hikayelerini anlatmayı seçiyor. Duygusal yönüne baktığımızda karşımızda çok dramatik bir hikaye duruyor. Diğer bir taraftan hikayenin içinde barındırdığı sıradışı karakterler ve bu karakterlerin olayı “insanı şoke eden cinsten” yaşamaları, böyle bir hikayeyi hiç bu karakterlerle bağdaştıramayan seyirciye, hayatı ne kadar dümdüz yönünden algıladığını hatırlatıyor.
Filmdeki en yüksek nokta, Almodovar’ın yarattığı harika kadın karakterler ve bu karakterleri canlandırmaları için seçtiği harika oyuncu kadrosu. Kadınları anlatmayı seven Almodovar, bu filmde de kadınlarla devam ediyor. Evet, perdede sayısı çok olmayan kadın egemen bir film izliyoruz.”Anne olmak”,”kadın olmak” ,hatta “kadın olamamak” gibi ekrana yansıtılması zor konuları bu farklı karakterler üzerinden o kadar güzel ve o kadar kadınların içinden anlatıyor ki, hayretler içinde kalıyorsunuz. Şartları, mesleği, duyguları ya da görüntüsü ne olursa olsun, hep yapmak istedikleri peşinden koşan cesur kadın portleri koyuyor önümüze. Dört farklı hayattan gelmiş, kendilerine özgü acıları ve küçük mutlulukları olan bu kadınların ortak noktası tutkularının esiri olmaları. Hayatlarına ne şekilde yön vermiş olurlarsa olsunlar, kendilerini bir gölge misali takip eden ilişkilerinden ve bağımlılıklarından kurtaramıyorlar.
Biraz daha derinlere inildiğinde bu kadın filmi söyleminin altında, Almodovar, insanın sadece karakteriyle var olduğunu ve bu karakterin de oluşumu ve gelişimi noktasında aile, eğitim, gelenek ve alışkanlıklar gibi toplumsal yapının belirleyici özellikte olduğunu, bu halde şekillenen karakterin, insanın bireysel hayatına yön verdiği gibi felsefi bir anlatımı da barındırıyor.
Bu gayet karmaşık ve çarpıcı hikayesini anlatırken perdede kurduğu görsellik, sadece hikayesini süsleme çabasından değil. Almodovar, perdeye yansıttığı, dikkat çekici, rahatsız edici, hatta insanı dışlayan renk tonlarıyla, görüntünün izleyiciyi içine çekip, somut konu anlatımından uzaklaşmasını önlüyor. Anlatmak istediği hayatı, doğallığını ve kendiliğinden olanın akışını hiçbir teknolojik görsel efektin arkasında bırakmak istemiyor.
Bu, rutinin çok dışında, kendine has filmi izlerken hüngür hüngür ağlıyor, ardından kahkahalarla gülüyorsunuz. Ama hiçbir olayı ya da hiç bir karakteri asla yadırgamıyorsunuz tam tersi; tüm karakterlere sarılma, tüm karakterlerin yaralarını sarma isteği duyuyorsunuz.
Sözün özü, Annem Hakkında Herşey, hayatın ta kendisiyle yüklü, tam kıvamında bir dram ve gerçekçi tanımlanabilecek önemli bir film. Kimilerine göre Almodovar’ın başyapıtı, kendisine göre ise annesine ettiği büyük bir teşekkür.
not: Filmin İspanyolca orjinal adı "To Do Sobre Mi Madre"
5 Nisan 2010 Pazartesi
Up in the Air (Aklı Havada)
Jason Reitman'a Juno'yu izler izlemez kanım ısınmıştı.Özünde Komedi olan bir filme sosyal içerik eklemek hiç de kolay değildir.Reitman sistemi kimseciklerin gözüne sokmadan eleştirirken,çok keyifli,çok komik,çok dramatik bir film çıkartıvermişti ortaya.
"Up in the Air" da vizyona girdiğinde Jason Reitman imzasını görünce pek bir heveslendim.Sonra da Oscar adayları arasında görülünce ümitlendim.
Filmi izledikten sonra üzüldüm.
Konu şu ki film kötü bir film değil ama bu film ne için Oscar'a aday olmuş? Hadi filmi geçiyorum,George Clooney tamam yakışıklı filan da niye en iyi erkek oyuncu dalında aday gösterildi?
George Clooney ne yapıyor bu filmde:
Giysilerini katlıyor
Valiz taşıyor.
Xray dan geçiyor.
Çömez elemana hayat dersi veriyor.arada da frees tyle takılıp uçan arkadaşı ile sevişiyor.Aman ne şevişmek!!!
Filmde oyunculuk adına ümit vaad eden tek şey Anna Kendrick.Alacakaranlığın figüran kadrosunda sonra böyle bir rolle Oscar adaylığı ciddi bir ilerleme bence.
Bütün bu negatiflikleri atıp konunun bütününe bakınca filmin Global krizin Amerika'da da tavana yükseldiği döneme denk gelmesi tesadüf değil,sistemi eleştirmesi,kariyer bağımlılığı,insanların yanlızlığı ve yanlız kalmayı marifet sanmasından tutun da ,teknolojinin iş hayatındaki saçmalıklarında kadar bir çok sosyal mesaj veriyor film.Aile ve evlilik kavramlarının değerini kaybetmesinin ne kadar kötü olduğunu gözümüze gözümüze sokuyor.Aşk meşk 3D aksiyon filmleri derken ,kaygısı böyle mesajlar vermek olan filmleri de izlemek önemli diye düşünüyorum.Bu açıdan bakınca Up in the Air tamamen sosyal bir film.Aşkı meşki araya sıkıştırmış,kendi halinde vizyona girse eminim çok daha iyi eleştiriler alırdı.Bu Oscar iddiası bu filme fazla gelmiş."Up in the Air" 'a mecburi iniş yaptırmış...
Not: Adaylıklara 5 filmle devam edebilirdi sayın Oscar jürisi.10 filmi aday gösterdik işte böyle oldu.
2 Mart 2010 Salı
Velvet Goldmine
“müzik hakkında doğru olan, hayat hakkında da doğrudur.”
Bazı filmler vardır.soundtracklerini bir ömür dinlersiniz.Velvet Gooldmine da öyle bir film.Filmin kendisi de zaten müzik üzerine yapılmış.Zaten girişte yazdığım headline cümlesi ile de bakış açısını çok net anlatıyor
Todd Haynes’in 1998 yapımı filmi özetle 1970 lerin glam rock çılgınlığını anlatıyor diyebiliriz.Eski bir Glam Rock fanı olan Arthur Stuart (Christian Bale) 70 lerin biseksüel glam rock şarkıcısı Brian Slade ‘in esrarengiz ölümü ile ilgili bir haber yapmak için yakınlarıyla röportaj yapıyor ve flash backlerle film o yıllara dönüyor.
Fakat pazarlama aşamasında film için David Bowie ,Iggy Pop ve Lou Reed arasındaki ilişkiyi anlatıyor söylentileri yayılmasa izleyici filmden hiçbirşey anlamazdı diye düşünüyorum.çok da sağlam bir örgü ağı olmayan filmi bu ilişkiyi bilmeden izleyince film hayli karışık.Todd Haynes bu anlamda başarısız mıdır? .Kadrosu ve müzik yelpazesi tarihsel bu filmde karakter özeti yapmak gerekirse
Brian Slade( Jonathan Ryes Meyers): David Bowie den izler bulunduran biseksüel rock idolü
Kesinlikle mavi saçları ve edasıyla David Bowie için mükemmel seçim.
Curt Wilde (Evan Mac Gregor) :Bu karakterde Iggy Pop ve Lou Reed ‘den izler bulabilirsiniz.
Marta Slade : (Tonny Colette) Brian slade in karısı
Arthur Stuart : Christian Bale
Velvet goldmine David Bowie in cok ünlü bir şarkısı fakat her nedense Bowie şarkıyı filme vermemiş.
Venüs in Furs ve wylde rattz: Film için kurulan kugusal bir müzik grupları. David Bowie nin 70lerde kurdugu “Ziggy Stardust and the spiders from Mars” a gönderme yapılıyor.
venus in furs:thom yorke,johnny greenwood, andy mackay, bernard butler, clune, paul kimble
wylde rattz: thurston moore, steve shelley,mike watt, ron asheton, mark arm, jim dunbar, don flemming
Ve aslında filmin şatafatından ve çok yüksek oyunculuklardan gölgede kalmış Oscar Wilde yakınlığı bence filmde atlanmaması gereken bir ayrıntı. Oscar Wilde in estetik ve feminen düşünce tarzı üzerine göndermeler film boyunca aslında çok manalı.Oscar Wilde ile birlikte uzaydan gelip lağımda kaybolan yeşil broşu film boyunca bazen küpe bazen kolye olarak karakterlerin üzerinde gezerken görüyoruz.
Kısaca filmin glam rock dünyasındaki sex ,drugs and rock and roll felsefesini zamanın iz bırakan sanatçıları üzerinden anlatımı bence izlemeye değer.Bir kere nefis müzikler dinliyorsunuz.Bu film sırf Brian Molko’nun “20 th Century Boy” performansı için bile izlenir.
Her zaman böyle işlerde izleyemeyeceğiniz oyunculuklar için ise Todd Haynes kadro seçiminde alkışı hak ediyor.Bir kere Jonathan Ryes Meyers görebileceğiniz en güzel yüze sahip erkeklerden.O şatafatlı feminen kıyafetleri ve ağır makyajı çok güzel taşıyor.Depresif ruh hallerini de bir o kadar güzel yansıtıyor.Curt Wilde rolu ile Evan Mc Gregorun konser performansını bence Iggy Pop’u bile gölgede bırakacak türden güzel.
Bir ara film karmakarışık oluveriyor, müzikale dönüşüyor, kim kimdi nasıl oldu derken gerçekten de kendinizi 70ler Ingilteresinde glam rock çılgınlığının içinde buluveriyorsunuz. Beatles sonrası rock dünyasının kargaşası,pisliği,müzikteki evrim ve duygusal üretkenlik ancak bu şekilde sahnelenirdi zaten.Todd Haynes bu anlamda başarılı mıdır?
Bir ara film karmakarışık oluveriyor, müzikale dönüşüyor, kim kimdi nasıl oldu derken gerçekten de kendinizi 70ler Ingilteresinde glam rock çılgınlığının içinde buluveriyorsunuz. Beatles sonrası rock dünyasının kargaşası,pisliği,müzikteki evrim ve duygusal üretkenlik ancak bu şekilde sahnelenirdi zaten.Todd Haynes bu anlamda başarılı mıdır?
Sonuç olarak muhteşem müziklerle süslü rengarenk bir dönem filmi.Bana sorarsanız cok da dahiyane replikler içeriyor.
Bir replikle dönemin müzik anlayışını anlatmak hiç de kolay değildir:
-" brian, why the make up
- "why? because rock 'n' roll is a prostitute" 15 Şubat 2010 Pazartesi
Romantik Komedi
Bir film beni şaşırttığı zaman mutlu oluyorum. Toplu halde sinemaya giderken film seçildiğinde tüh dedim hiç de gerek yoktu bunu izlemeye nasıl olsa tatmin etmeyecek beni.
Ama hiç de kötü vakit geçirmedim. Aksine eğlendik bütün salon. Yani bu tarz Amerikan romantik komedi senelerdir iş yapıyor. Gözümüze soka soka aynı konuları önümüze getirip gişe yapıyorlar, bizim bunları yapmak hiç mi aklımıza gelmedi. Gelse de niye yapamadık. Daha önce hatırladığım bir deneme AŞk Tutulması var ki izlemek için bir hayli sabır istiyor.Neyi farklı yapmış bu ekip? İşte al sana adı üstünde Romantik Komedi hem de aşk tadında. Daha fragmanlar dönerken hemen kulaklara Sex and the City ‘nin taklidi söylentileri fısıldandı. Olsun bu filmler hep birbirine benziyor zaten.
Genç oyuncularla cıvıl cıvıl, mekan seçimleriyle ah benim de böyle evim, ofisim olsa dedirten bir film izledik. Görüntüler bu tarz bir film için çok özenle hazırlanmıştı.
Asli Zengin ve Ceren Aslan’ın kaleme aldığı senaryonun yönetmen koltuğunda daha önce Sertap Erener olmak üzere bir çok sanatçıya klip çekmiş, reklam filmi yönetmenliği yapmış,bence takip edilmesi gerekli bir şahsiyet Ketche (Hakan Kırvavaç) oturuyor.ilk uzun metrajında çok başarılı.Filmin künyesine bakarsanız yapımcı Mahsun Kırmızıgül.Mahsun artık arabeski bırakıp iyice sinema sektörüne ısındı.Ben Romantik Komedi’yi Mahsun’un Gecenin Kanatları’ndaki başarısızlığından sonra özür olarak nitelendiriyorum.
Gayet normal ekmek elden su gölden bir hayat süren, üç genç kızın tatlı, biraz abartılı, mantıkla sorgulamadan izlenmesi gereken aşk hayatlarını sağ olsun, çok yaşasın Gürgen Öz’ün harika performansı ile güle oynaya izliyoruz. Gürgen, yeni nesil komedi filmlerinin üzerine doğru senaryo yazılırsa patlamaya hazır bombalarından birisi. Rolü başarıyla oynamayı bırakın, rolü üzerindeki analizi belli ki çok iyi yapmış. Gürgen çıksa da gülsek diye filmi bitiriyorsunuz. Sedef Avcı ve diğer güzel kızlara gelirsek, Amerikan sinemasında “Eye Candy “ diye tabir edilen oyuncu grubu içerisinde yer alan ama aynı zamanda da hiç de fena değildi diye düşündüren, bu tür filmlere cuk oturan bir kadro var. Cemal Hünal’ı bu bölümden ayrı tutalım.Ama ben niye ayrı tutuyorum.Bana kalırsa Cemal Hünal oynamasın,iflah olmaz serseri ama aşık adam rolleriyle böyle iki tişört çıkartıp,derin düşünceli bakarak belki bu işler yürür ama ben bu kadar konuşulmaya daha fazla performanslar beklerim.
Yani uzun lafın kısası yapmak gerekirse,senelerdir nice Sex and the City’leri takip ettik,bir sürü romantik komedi izledik,doğruya doğru ,onların kalitesinde ,üzmez kimseyi,gülelim eğlenelim,içimiz açılsın diye gidilesi bir film.
11 Ocak 2010 Pazartesi
VaVieN
Vavien ne demek? Türk filmi mi Vavien? Nasıl okunuyor?
Vavien gizemli bir isimle seyirci karşısına çıkan bir kasaba hikayesi .Çok keyif aldım Vavien’den .Kesinlikle bu senenin en iyi Türk filmlerinden birisi.
Yönetmen koltuğuna oturan Taylan biraderlerin Okul ve Küçük Kıyamet’ten sonraki üçüncü filmi olan Vavien,diğer yapımlarından farklı görünse de aslında ,paralel sokakta ilerliyor.Senaryosu Engin Günaydın’a ait yapımın oyuncu listesinde Engin Günaydın,Binnur Kaya ve İlker Aksum’u görünce ,filmin komedi olacağı beklentisine kapılmamak elde değil.Vavien’i türler içine oturtmak gerekirse ,kara komedi çok uygun bir tanım.
Tokat Erbaa da çekilen filmde,kasabanın ismi hiç geçmiyor.Öne çıkartılan ya da reklamı yapılan hiçbir yöresel şey yok.Orası sadece bir kasaba.Orda da insanlar cinayet işleyebilir,karılarını kocalarını aldatabilir,fantezi kurabilirler.Orda yaşayan insanların da hayatları renkli.
İşte film böyle bir kasabada elektrikçilik yapan Celal’in hayatından bir kesiti bizlerle paylaşıyor. Celal’in korularını, gel-gitlerini, mutsuzluğunu ve mutluluğunu izliyoruz. Ailesini ve insan yaşantısının nelerle güzelleşip nelerle kötü olacağını görüyoruz. Çok kötü giden bir hayat birden film sonunda günlük güneşlik bitince, düşünüyoruz herkes aslında böyle götürmüyor mu bu devranı. Hangimiz kötü giden hayatımızı köklü şeylerle düzeltiyoruz. Bir bakıyoruz gülmeye başlamışız.
Vavien kelime anlamı olarak bir elektrikçilik terimi aslında. Hani merdivenden çıkarken ampulü yakarız da yukarı çıktığımızda başka anahtardan kapatırız ya bu devreye vavien deniyor. Filmi izledikten sonra bu ismin filme ne kadar da yakıştığını anlayacaksınız.
Engin Günaydın, belli ki yazdığı şeyi çok sevmiş. Karakteri canlandıracak başka birisini düşünmek çok zor. Binnur Kaya’nın performansı da her zamanki gibi çok yukarıda.Tek derdi filmi eleştirmek olanların tutunacağı tek dal ise Burhan Altıntop benzetmeleri olabilir.Zaten Burhan Altıntop da Celal’le hemşeri değil mi? Filmde başından beri gösterilen parçalar öyle birleşiyor ki ,hem şaşırıyor,biraz ürküyor,çok da eğleniyorsunuz.Abi kardeşin süper bir manzara eşliğinde itiraf sahnesi şahsen benim unutmayıp üzerinde çok da konuşacağım türden bir sahneydi.
Böyle kasaba filmlerinde rastlanmayacak ,filmi diger örneklerinden ayıran en belirgin çizgi ise Celal’in aslında bir katil olması.Evet başrol oyuncumuz aslında bir katil,her ne kadar başaramasa da planladığı bir cinayet var ortada.Zaten filmi derin izlerseniz,Sevilay’ın dönüş sahneleri sanki rüya gibi.Gerçekten mi döndü yoksa Celal’in iç karmaşası mı ilk sahnelerde anlamak çok zor ,çünkü Sevilay’la Celal dışındaki karakterler hiç konuşmuyor.Tabi ki Sevilay gerçekte de dönüyor ama bunu izleyiciye hissettirmek bile çok zor bir kurmacadır.Evet Celal bildiğimiz kötü bir adam.Ama hanginiz nefret etti Celalden?Belki küfrettik ama sempati de duyduk.Sevilay sizce iyi bir kadın mı? Aslında öyküdeki diğerlerine yakın yanları var.15 yıldır kocasından para saklayan bir kadın sonuçta Sevilay,karanlık noktaları var.Cemal ise belki de hikayenin en naif karakteri ama o şaşırtıcı ve filme bence çok yakışan son sahnede,kardeşine parayı ne yaptığını sorup,ne ballı adamsın diyen bir karakter.Halbuki aynı Cemal ,kardeşini bu cinayet planı yüzünden tekme tokat dövüyordu.Niye şimdi bir anda herkes mutlu çünkü yine herkesin çıkarı var.
Kendi adıma döneminde izlediğim bütün filmlerden daha çok beğendim,son zamanlarda izlediğim en iyi filmdir diye etrafta bas bas bağırdığım bir yapım.İzleyin arkadaşlar,mutlaka izleyin,izleyin ve Türk sinemasının üzerindeki ölü toprağını nasıl attığını görün.
Vavien gizemli bir isimle seyirci karşısına çıkan bir kasaba hikayesi .Çok keyif aldım Vavien’den .Kesinlikle bu senenin en iyi Türk filmlerinden birisi.
Yönetmen koltuğuna oturan Taylan biraderlerin Okul ve Küçük Kıyamet’ten sonraki üçüncü filmi olan Vavien,diğer yapımlarından farklı görünse de aslında ,paralel sokakta ilerliyor.Senaryosu Engin Günaydın’a ait yapımın oyuncu listesinde Engin Günaydın,Binnur Kaya ve İlker Aksum’u görünce ,filmin komedi olacağı beklentisine kapılmamak elde değil.Vavien’i türler içine oturtmak gerekirse ,kara komedi çok uygun bir tanım.
Tokat Erbaa da çekilen filmde,kasabanın ismi hiç geçmiyor.Öne çıkartılan ya da reklamı yapılan hiçbir yöresel şey yok.Orası sadece bir kasaba.Orda da insanlar cinayet işleyebilir,karılarını kocalarını aldatabilir,fantezi kurabilirler.Orda yaşayan insanların da hayatları renkli.
İşte film böyle bir kasabada elektrikçilik yapan Celal’in hayatından bir kesiti bizlerle paylaşıyor. Celal’in korularını, gel-gitlerini, mutsuzluğunu ve mutluluğunu izliyoruz. Ailesini ve insan yaşantısının nelerle güzelleşip nelerle kötü olacağını görüyoruz. Çok kötü giden bir hayat birden film sonunda günlük güneşlik bitince, düşünüyoruz herkes aslında böyle götürmüyor mu bu devranı. Hangimiz kötü giden hayatımızı köklü şeylerle düzeltiyoruz. Bir bakıyoruz gülmeye başlamışız.
Vavien kelime anlamı olarak bir elektrikçilik terimi aslında. Hani merdivenden çıkarken ampulü yakarız da yukarı çıktığımızda başka anahtardan kapatırız ya bu devreye vavien deniyor. Filmi izledikten sonra bu ismin filme ne kadar da yakıştığını anlayacaksınız.
Engin Günaydın, belli ki yazdığı şeyi çok sevmiş. Karakteri canlandıracak başka birisini düşünmek çok zor. Binnur Kaya’nın performansı da her zamanki gibi çok yukarıda.Tek derdi filmi eleştirmek olanların tutunacağı tek dal ise Burhan Altıntop benzetmeleri olabilir.Zaten Burhan Altıntop da Celal’le hemşeri değil mi? Filmde başından beri gösterilen parçalar öyle birleşiyor ki ,hem şaşırıyor,biraz ürküyor,çok da eğleniyorsunuz.Abi kardeşin süper bir manzara eşliğinde itiraf sahnesi şahsen benim unutmayıp üzerinde çok da konuşacağım türden bir sahneydi.
Böyle kasaba filmlerinde rastlanmayacak ,filmi diger örneklerinden ayıran en belirgin çizgi ise Celal’in aslında bir katil olması.Evet başrol oyuncumuz aslında bir katil,her ne kadar başaramasa da planladığı bir cinayet var ortada.Zaten filmi derin izlerseniz,Sevilay’ın dönüş sahneleri sanki rüya gibi.Gerçekten mi döndü yoksa Celal’in iç karmaşası mı ilk sahnelerde anlamak çok zor ,çünkü Sevilay’la Celal dışındaki karakterler hiç konuşmuyor.Tabi ki Sevilay gerçekte de dönüyor ama bunu izleyiciye hissettirmek bile çok zor bir kurmacadır.Evet Celal bildiğimiz kötü bir adam.Ama hanginiz nefret etti Celalden?Belki küfrettik ama sempati de duyduk.Sevilay sizce iyi bir kadın mı? Aslında öyküdeki diğerlerine yakın yanları var.15 yıldır kocasından para saklayan bir kadın sonuçta Sevilay,karanlık noktaları var.Cemal ise belki de hikayenin en naif karakteri ama o şaşırtıcı ve filme bence çok yakışan son sahnede,kardeşine parayı ne yaptığını sorup,ne ballı adamsın diyen bir karakter.Halbuki aynı Cemal ,kardeşini bu cinayet planı yüzünden tekme tokat dövüyordu.Niye şimdi bir anda herkes mutlu çünkü yine herkesin çıkarı var.
Kendi adıma döneminde izlediğim bütün filmlerden daha çok beğendim,son zamanlarda izlediğim en iyi filmdir diye etrafta bas bas bağırdığım bir yapım.İzleyin arkadaşlar,mutlaka izleyin,izleyin ve Türk sinemasının üzerindeki ölü toprağını nasıl attığını görün.
21 Aralık 2009 Pazartesi
Suretler (Surrogates)
Dikkat:bu yazı filmi izlemeyenler için fazla ipucu içermektedir.
Teknoloji derya deniz.Yaratıcı olmanın sınırı yok.Suretler konu olarak yeterince çekici görünüyor.Bruce Willis ‘i izlemeyeli çok uzun zaman oldu.
İnsanların kendi kusursuz robot versiyonlarına sahip olmasını sağlayan bir teknoloji icat ediliyor ve şehir bir anda süper güzel kadın ve erkeklerle dolup taşıyor.İnsanlar robot versiyonlarını evden bilgisayar sistemi ile idare ediyorlar.Buraya kadar olay çok çekici tabi,düşünsenize sabahın köründe kalkıp evden çıkmak yok.giyim kuşam filan hiç gerekli değil.10 gün traş olmasanız ya da yıkanmasanız hiç problem değil.Evinizin koridoru uzunsa yürüyüş mesafeniz onunla sınırlı.En can alıcı yeri ölüm riskiniz yok.Robotunuzun başına bir şey gelse bile sizin tuzunuz kuru.En fazla bir robot daha alırsınız olur biter.Filmde bakıyorsunuz bu duruma karşı suret kullanmayı reddeden bir grup var.Onlar insan olarak ,insanlarla yaşamak istiyorlar.Ama cok da sevimli bir grup değil bu .Başlarındaki zenci lider kendini Mesih olarak ilan etmiş.Suretlerle çete vari bir savaştalar.
Sonra birdenbire bir akşam bir suret öldürülüyor. Bütün hafıza kartı filan da yanmış.FBI tabi hemen konuya el atınca ,Suretin sahibinin de öldüğünü görüyorlar. Olaylar böyle gelişiyor.Bruce Willis’in sureti kendisine çok benziyor ama bir hayli genç tabi .
Sonra bir çatışmada Bruce Willisin canım Robotu parçalanınca FBI Bruce Willis’i kibarca kapı dışarı ediyor ve Bruce birden Suretsiz kalıveriyor.O zamana kadar bu robot işini çok sevdim ben de.Teknolojiyi severim zaten ben.Kendi robotum olsa nasıl bişey olur diye düşünürken.Robotsuz Bruce yolda yürüyemez halde sokakta geziniyor.Adam senelerdir dışarı çıkmamaktan unutmuş şehir hayatını,ona yolda yaratıkmış gibi bakan robotlar da cabası.Tabi adam insan.defoları var ,sakalı uzamış sacları kırlaşmış,ne kadar da çirkin ve onlardan değil.
İnsan Bruce eve gidip suret karısını karsısında bir grup arkadaşıyla robot esrarı çekerken görünce çileden çıkıyor.Robotları tekme tokat dövüyor.Filmde gördüğümüz yegane insani reaksiyon bundan ibaret.
Böyle ilgi çekici bir konunun aslında insanlık için ne kadar dramatize olduğunu anlamak filmden çıkacak yan etkilerden birisi.Bence de verilen en baba mesaj ,konunun en derin tarafı.
Bunu hafızaya almayıp aksiyon kısmıyla ilgilenecek olursanız,son 20 dakika da uyursunuz.Güzel giden konu,tahmin edilebilir de olsa hafif süprizler ama son derece klişe,hiç de vay anasını dedirtmeyen bir son.Şimdi eğri oturup doğru konuşmak gerekirse böyle kurgulanmış bir konu ,finalde daha çok alkışı hak ediyordu.
Ama iflah olmaz bilimkurgu düşkünü,aksiyon da aksiyon diye tutturup bu sebeple her filmi izleme isteğinde olanlar, film belleğinizde bulunsun.Hepimizin robot versiyonları olursa bir gün,bilgi için lazım olur.
Teknoloji derya deniz.Yaratıcı olmanın sınırı yok.Suretler konu olarak yeterince çekici görünüyor.Bruce Willis ‘i izlemeyeli çok uzun zaman oldu.
İnsanların kendi kusursuz robot versiyonlarına sahip olmasını sağlayan bir teknoloji icat ediliyor ve şehir bir anda süper güzel kadın ve erkeklerle dolup taşıyor.İnsanlar robot versiyonlarını evden bilgisayar sistemi ile idare ediyorlar.Buraya kadar olay çok çekici tabi,düşünsenize sabahın köründe kalkıp evden çıkmak yok.giyim kuşam filan hiç gerekli değil.10 gün traş olmasanız ya da yıkanmasanız hiç problem değil.Evinizin koridoru uzunsa yürüyüş mesafeniz onunla sınırlı.En can alıcı yeri ölüm riskiniz yok.Robotunuzun başına bir şey gelse bile sizin tuzunuz kuru.En fazla bir robot daha alırsınız olur biter.Filmde bakıyorsunuz bu duruma karşı suret kullanmayı reddeden bir grup var.Onlar insan olarak ,insanlarla yaşamak istiyorlar.Ama cok da sevimli bir grup değil bu .Başlarındaki zenci lider kendini Mesih olarak ilan etmiş.Suretlerle çete vari bir savaştalar.
Sonra birdenbire bir akşam bir suret öldürülüyor. Bütün hafıza kartı filan da yanmış.FBI tabi hemen konuya el atınca ,Suretin sahibinin de öldüğünü görüyorlar. Olaylar böyle gelişiyor.Bruce Willis’in sureti kendisine çok benziyor ama bir hayli genç tabi .
Sonra bir çatışmada Bruce Willisin canım Robotu parçalanınca FBI Bruce Willis’i kibarca kapı dışarı ediyor ve Bruce birden Suretsiz kalıveriyor.O zamana kadar bu robot işini çok sevdim ben de.Teknolojiyi severim zaten ben.Kendi robotum olsa nasıl bişey olur diye düşünürken.Robotsuz Bruce yolda yürüyemez halde sokakta geziniyor.Adam senelerdir dışarı çıkmamaktan unutmuş şehir hayatını,ona yolda yaratıkmış gibi bakan robotlar da cabası.Tabi adam insan.defoları var ,sakalı uzamış sacları kırlaşmış,ne kadar da çirkin ve onlardan değil.
İnsan Bruce eve gidip suret karısını karsısında bir grup arkadaşıyla robot esrarı çekerken görünce çileden çıkıyor.Robotları tekme tokat dövüyor.Filmde gördüğümüz yegane insani reaksiyon bundan ibaret.
Böyle ilgi çekici bir konunun aslında insanlık için ne kadar dramatize olduğunu anlamak filmden çıkacak yan etkilerden birisi.Bence de verilen en baba mesaj ,konunun en derin tarafı.
Bunu hafızaya almayıp aksiyon kısmıyla ilgilenecek olursanız,son 20 dakika da uyursunuz.Güzel giden konu,tahmin edilebilir de olsa hafif süprizler ama son derece klişe,hiç de vay anasını dedirtmeyen bir son.Şimdi eğri oturup doğru konuşmak gerekirse böyle kurgulanmış bir konu ,finalde daha çok alkışı hak ediyordu.
Ama iflah olmaz bilimkurgu düşkünü,aksiyon da aksiyon diye tutturup bu sebeple her filmi izleme isteğinde olanlar, film belleğinizde bulunsun.Hepimizin robot versiyonları olursa bir gün,bilgi için lazım olur.
10 Aralık 2009 Perşembe
Neşeli Hayat
Türk filmleri yarış halinde vizyona giriyor. Yeni ay için sinemaya gittiğimde dönen fragmanlardan ilki Cem Yılmaz’ın Yahşi Batı filmiydi. Belli, paralar harcanmış yine. set, dekor, kostümler üzerinde $ işaretleri var. Bu film de kesin izlenecek. Arkasından, Yılmaz Erdoğan’ın Neşeli Hayat fragmanı dönmeye başlıyor, bu nedir yahu neler oluyor, nasıl bir film demeye kalmadan, kesilmiş, kırpılmış sahneler silsilesi ile son buluyor. Hiç beğenilmedi bir kere bu fragman. Hiç komik değil bu film fısıltılarını duyuyorum sinemadan. Düşünüyorum da Yılmaz Erdoğan’dan ne bekliyorum ben? Tamam bu filmde BKM mutfak ekibi var, gülmeyi herkes umut ediyor ama öyle yerden yere atmayacağız kendimizi değil mi? Bir kere ben kesinlikle bir dokundurma bekliyorum yine kendi insanlığımızın içlerine doğru. Vizontele’de olduğu gibi yine gözlerim dolmuş gülümseyerek ekrana bakmak için gitmek lazım bu filme diyorum.
Maalesef, ilk seansa gidemedim, yorumlara kulak tıkamak bir derece kolay olsa da, okumadan edemiyorum ben bir türlü. Bir kaç yorum okudum, ister istemez birkaç izleyici yorumu duydum. Bileti almadan önceki son yorum bir arkadaşımdan geldi.”Sakın bilet alma, bu filmin çok kötü olduğunu söylemek resmen vatandaşlık görevi.”Böyle iddialı yorumlardan zaten hoşlanmam. Biraz burulsam da biletimi aldım. Yılmaz Erdoğan’ın hikâyesini izlemeye yola koyuldum.
Tam da beklediğim gibi, Ne kadar neşeli hayatlar var, biz hiç farkında bile değiliz. Yılmaz Erdoğan yeni yıl üzeri bu neşeli hayatlardan bir kesit atıverdi izleyicinin kucağına. BKM mutfak ekibinin ilk beyazperde macerası olarak beklenen filmi, komedi olmanın ötesine geçmiş gerçek bir dram aslında. Fakat bu filmde dram bizi çok üzmüyor, ağlatmıyor, sadece yalın bir hikâye, gerçek bir durumla karşımızda oyunculuğunun ustalık haliyle karşımızda Yılmaz Erdoğan var.”Bu kadar mı iyi oynanır?” cümlesi kim bilir kaç kez aklımdan geçerek izliyorum filmi. Yılmaz Erdoğan gerçekten filmde alkışı hak ediyor. BKM oyuncularını düşünürsek, Ersin’i hep aynı tekrar halleriyle itici ve abartılı bulduğum içindir ki, oyunculuğu konusunda yorum yapmayacağım, diğer ekip için ise sanki bu film biraz alıştırma olmuş. Filmin içine bu sevilen yüzleri serpiştirmek iyi fikir, fakat öyle harikalar yaratılacak rollerle karşımızda değiller. Tabi bütün bu söylediklerimden Büşra Pekin’i hariç tutuyorum, performans olarak diğerlerinden açık ara önde gidiyor. Türk sineması bir kadın karakter oyuncusu daha kazandı bence.
Yılmaz Erdoğan’ın hep düşündürmeye yönelik tarzı bu filmde de kendini fazlasıyla belli ediyor. Dramatik bir hayat kesiti içinde, durumun komedi kısmını bize daha çok karakterlerle yansıtmayı hakkıyla beceriyor Yılmaz Erdoğan. Teatral yapısı çok güçlü bu yapımdan keyif almak için aslında sinemaya gitmeden önce o filmden ne beklediğiniz çok önemli, eğer Yılmaz Erdoğan’ı bir komedyen olarak görüyorsanız, bu filmi beğenmeden sinemadan çıkma ihtimaliniz çok yüksek. Ama Vizontele’den beri Yılmaz Erdoğan’ın aslında hiç boş yere güldüren işlere imza atmayı sevmediğini farkındaysanız, izlediğiniz filmden gayet mutlu mesut bir şekilde evinize dönersiniz. Bu yazı da benim vatandaşlık görevim olsun
25 Kasım 2009 Çarşamba
Alacakaranlık Efsanesi:Yeni Ay: Ne efsane ama!!!
Stephenie Meyer’in zengin hayal gücünü kaleme alıp, bir de bunu yayınlama cesaretini göstermesiyle, bir anda fenomen haline gelen alacakaranlık efsanesi o kadar çok sattı ki,
Haydi, bir de filmini çekip şansımızı deneyelim diyerek serinin ilk kitabı alacakaranlık film haline getirildi. Fazla para harcanmadan çok büyük izlenme oranı yakalayan ilk film bütün oyunculara şan, şöhret, fan clublar getirdi ve tabi serinin devam filmlerini çekmek kaçınılmaz oldu. Önce şunu bir kabul edelim, kitabı okuyan herkes çok sevdi. Dört kitabı yaklaşık iki hafta gibi kısa bir sürede okudum. Bir de hiç sevmeyenler var ki onlar bile başladıkları hikayeyi sinir de olsalar sonuna kadar okudular. İlk film izlendi, herkes” ehhh” dedi. Yine de sevdik bu filmi. Sonra geri sayım başladı, bütün alacakaranlık fanları yeni ay’ı beklemeye başladı.( Şimdi bütün bunların içinde başrol Robert Pattinson fanları da var. Sadece Robert’i izlemek adına film için sabırsızlananlar hiç de az değildi.)
20 Kasım 22.00 seansına biletler bir hafta öncesinden alındı. Çok kalabalık olacağına emindim ve nedense bütün salonu bayanların dolduracağını düşünüyordum(çünkü Film vizyona girmeden önce ön gösterimlerde, dizi dizi fragmanlarda bu bölümün esas oğlanı olan Jacob’un kaslı vücudu ve Edward’ın gömlek atma sahnesi gözümüze,gözümüze yüzlerce kere sokuldu ) ama durum farklı salonda erkek nüfusu da var, ayrıca yaş ortalaması sandığım kadar küçük değil, bu aşk hikâyesi her yaştan takipçi bulmuşa benziyor.
İşte beklenen an filmimiz beyaz perdede. Şimdi alacakaranlığın kötü çekimi ve başarısız efektlerine rağmen bu kadar tutmasından sonra, bu film için para harcanır ve doğru yerlere harcanır diye düşünüyordum, ama kötü makyajlar yine ilk sahnede gözüme batmaya başladı. Bu efsanenin, Romeo vampiri, gelmiş geçmiş en yakışıklı vampir unvanını elinde tutan Edward’a bir bakın,3 tane lensi üst üste takmışsınız gibi duran gözler, ruju fazla kaçmış dudaklar ve hep yanlış yönden kamera çekimi, neyse ki bu sefer yanaklar kızarmıyor.
Bu çocuk,her açıdan iyi kare vermiyor,böylesi mükemmel olması gereken bir varlığı ekrana aktarırken en güzel kareleri yakalamak lazımdı.Film paldır küldür başladı, paldır küldür devam ediyor,tabi bunu kitabı okuyanlar çok daha net fark ediyor. Her şeyi anlatmak mümkün değil ama her şeyi özetleyelim çabasına girmek de boş bence. Bela’nın yalnızlığının anlatıldığı bu bölümde, ilk filmde kafasını sürekli sallayıp bayık bayık bakan kızımızın oyunculuğuna şükreder durumdayız, çünkü başka oyuncu yok. İkinci film için 7 ay spor salonundan çıkmayan Tyler Laughner ‘in gerçekten çok başarılı olan fiziğini sergilemek için yönetmen çok uğraşmış.
Tişört çıkarma sahnesinde eminim bizim olduğumuz salondaki gibi gülüşme sesleri her salondan çıkmıştır.(Edward’ın yerinde olsam böyle kaslarını göstere göstere salınan kurt adamların olduğu filmde asla ve asla gömleğimi çıkarmazdım.)Öyleki Belamız da Jacob’un bu değişimden çokça etkileniyor ve Jacob’a meyletmeye başlıyor. Jacob’unki de öyle bir aşk ki Bela için kurt arkadaşıyla gözünü kırpmadan kavgaya tutuşuyor. Şükür ki bu sefer dijital efektler öyle komik, sıradan değil.
Görselliği kurguyu bir kenara bırakıp, hissettiklerimize bakarsak, yiğidi öldürüyoruz ama hakkını da verelim:
Filmde vampirlerimize bir bakın,zenginler,iyi giyimliler,aristokrat bir İngiliz ailesi tadındalar,hepsi ne kadar da kibar ve iyiler, az kalsın vampir olduklarını unutuyoruz.Kurt adamlar ise ortalıkta yarı çıplak gezinen kaba sokak çocukları,dikkat ettiyseniz seçim yapmaya zorlanıyoruz,az kalsın Jacob’a aşık olacak diye hangimiz Bella’ya kızmadı?Hepimiz Vampirciyiz bu filmde.Bu seçimi yaptırabilmek adına kitaptaki anlatım iyi benimsenmiş,.Sonlara doğru temponun artmasıyla ,hikayedeki yeni Vampirlerimiz Volturilerin ortaya çıkması filan biraz içimize su serpti.Oyuncu seçimi olarak Volturiler hayal edilene yakın olmuş,en azından Aro. asırlardır yaşayan bir Vampir anca bu kadar deli bakabilirdi. Edward’ın dayak yediği sahneler, mermerlerin kırılışı kitapta o sert heykelsi imajı biraz da olsa anlatıyor, ama tüm bu iyi gitmeye başlayan şeylerden sonra Alice’in Aro’ya gösterdiği Bella’nın vampir olduğu sahneyle birlikte yine kopup gülmeye başladık değil mi?. O nasıl yaratıcılıktan uzak bir hayaldir, nasıl bir vampir olmak o öyle? İngiliz köylüsü tadında giydirilmiş iki aşk böceği vampir, Yeşilçam filmlerindeki gibi koşturuyor. Böyle kopuk, kopuk, uzatılmış dizi ya da animasyon tadında sadece ve sadece şöhretinin pastasını yiyecek bir film var karşımızda. Eminim bu kitapları bir çırpıda okuyup hikâyeyi çok da seven herkes bu filmden çıktığında kötü olduğunun hayal kırıklığını yaşayacak. Her devam filminde olduğu gibi bu da ilkini arattı yani. Ama Stephenie öyle acemice ama içten yazmış ki, ne olursa olsun bu seri izlenecek, bu oyuncular çok çok ünlü olacak.
9 Kasım 2009 Pazartesi
District-9 (Yasak Bölge 9 )
Yasak Bölge 9, 6 kasımda ülkemizde vizyona giriyor.Vizyon tarihinden önce filmi izleme fırsatım oldu.Bence Cuma akşamı sinemaya gidin ve filmi vizyona girer girmez izleyin.Filmi izledikten sonra yaptığım ilk şey yönetmen Neill Bloomkamp hakkında bilgi edinmek oldu.Aynı zamanda filmin senaristliğinde de parmağı olan Bloomkamp,!979 Güney Africa doğumlu, genç bir yönetmen.Filmin de Johannesburg Güney Africa da çekilme sebebi tesadüf değil tabi ki.
Özetle film,Güney afrika’ya inmek zorunda kalan bir uzay gemisinden çıkan uzaylılar için bir bölge tahsil etmiş hükümetin,20 yıl sonra yine bu uzaylıları bu bölgeden başka bir bölgeye tahliyesini anlatıyor ve bu tahliyede çok saf çok sevgi dolu ama aynı zamanda da o kadar ırkçı Wikus Van De Merwe’nin tahliye görevinde başına gelenleri konu alıyor.Belgesel kıvamında başlayan sahnelerle ilk etapta ne oluyor şimdi? Sorusunu kendinize sorarken bu anlatımla aslında çok da acayip bir şey olan koca bir uzaygemisi dolusu uzaylının kötü yaşam şartlarına üzülmeye başlıyorsunuz bile.Güney Afrika konusunda biraz bilgi sahibiyseniz aklınız hemen oradaki yerli halkın kötü yaşam koşulları,Nijeryalı çetelerin kötü hayatlarıyla senkronize oluyor.Zamanında yerli halkın da böyle bölgelerde izole edildiğine bir gönderme mi bu şimdi diye düşünüyorsunuz?Bence öyle ve bunu çok yaratıcı anlatıyorlar.Yani kısacası ,aslında sıkı bir bilimkurguyu sosyal sorunlarla çevreliyor,Neill Bloomkamp.
Wikus Van De Merwe roluyle karşımıza çıkan aktör Sharlto Copley,oyunculuğuyla göz dolduruyor.Tahliye sırasında karides diye adlandırdıkları uzaylılarla(burada parantez acmak istiyorum öyle klasik alien görüntüsünde kafamıza kazınmış bir uzaylı tiplemesi ile karşılaşmıyoruz alabildiğine ürkünç oyuncaklı değişik bir tiple karşılaşacaksınız)sözüm ona medenice anlaşmak adına MNU (mutlinational United) ‘yu temsilen bölgeye giren Wikus,bir uzaylı sıvısına maruz kalarak değişim geçirmeye başlıyor.Aktör bu değişim aşamasında öyle güzel oynamış ki,onun korkularını aynı bedeninizde hissediyorsunuz.Bundan sonra MNU adına çalışan aynı zamanda kayınpederi de aynı oluşumda üst düzey yönetici olan Wikus’un klasik Amerikan politikasıyla nasıl karşılandığını ve saniyede işlemeye başlayan o kirli çarkı bilim kurgu ile harmanlayan film,eleştirileri çok sert ama çok sanatsal yüzlere çarpıyor.Sevgi dolu olması ,Irkçı olmasını engellemeyen Wikus ,karideslere dönüşmeye başladığında onların içinde yaşamaya başladığında,aldatıldığında neler hissediyor yüzünden okuyabiliyorsunuz.
Bilim Kurgu izleyeceğim diye ekran karşısına oturup,hiç de hayal kırıklığına uğramadan sisteme çok ince ince dokunduran bir film izliyorsunuz.
Özetle film,Güney afrika’ya inmek zorunda kalan bir uzay gemisinden çıkan uzaylılar için bir bölge tahsil etmiş hükümetin,20 yıl sonra yine bu uzaylıları bu bölgeden başka bir bölgeye tahliyesini anlatıyor ve bu tahliyede çok saf çok sevgi dolu ama aynı zamanda da o kadar ırkçı Wikus Van De Merwe’nin tahliye görevinde başına gelenleri konu alıyor.Belgesel kıvamında başlayan sahnelerle ilk etapta ne oluyor şimdi? Sorusunu kendinize sorarken bu anlatımla aslında çok da acayip bir şey olan koca bir uzaygemisi dolusu uzaylının kötü yaşam şartlarına üzülmeye başlıyorsunuz bile.Güney Afrika konusunda biraz bilgi sahibiyseniz aklınız hemen oradaki yerli halkın kötü yaşam koşulları,Nijeryalı çetelerin kötü hayatlarıyla senkronize oluyor.Zamanında yerli halkın da böyle bölgelerde izole edildiğine bir gönderme mi bu şimdi diye düşünüyorsunuz?Bence öyle ve bunu çok yaratıcı anlatıyorlar.Yani kısacası ,aslında sıkı bir bilimkurguyu sosyal sorunlarla çevreliyor,Neill Bloomkamp.
Wikus Van De Merwe roluyle karşımıza çıkan aktör Sharlto Copley,oyunculuğuyla göz dolduruyor.Tahliye sırasında karides diye adlandırdıkları uzaylılarla(burada parantez acmak istiyorum öyle klasik alien görüntüsünde kafamıza kazınmış bir uzaylı tiplemesi ile karşılaşmıyoruz alabildiğine ürkünç oyuncaklı değişik bir tiple karşılaşacaksınız)sözüm ona medenice anlaşmak adına MNU (mutlinational United) ‘yu temsilen bölgeye giren Wikus,bir uzaylı sıvısına maruz kalarak değişim geçirmeye başlıyor.Aktör bu değişim aşamasında öyle güzel oynamış ki,onun korkularını aynı bedeninizde hissediyorsunuz.Bundan sonra MNU adına çalışan aynı zamanda kayınpederi de aynı oluşumda üst düzey yönetici olan Wikus’un klasik Amerikan politikasıyla nasıl karşılandığını ve saniyede işlemeye başlayan o kirli çarkı bilim kurgu ile harmanlayan film,eleştirileri çok sert ama çok sanatsal yüzlere çarpıyor.Sevgi dolu olması ,Irkçı olmasını engellemeyen Wikus ,karideslere dönüşmeye başladığında onların içinde yaşamaya başladığında,aldatıldığında neler hissediyor yüzünden okuyabiliyorsunuz.
Bilim Kurgu izleyeceğim diye ekran karşısına oturup,hiç de hayal kırıklığına uğramadan sisteme çok ince ince dokunduran bir film izliyorsunuz.
4 Ekim 2009 Pazar
The Number 23 (23 Numara)
Sayıların filme konu olduğu çok yaygın bir durum değil fakat genelde böyle bir durum varsa paranoya ya hazır olun.Bunu Pi’yi izlemiş herkes bilir.Pi bugüne kadar çekilmiş en paranoyak filmlerin başında geliyor kuşkusuz.Bu kez kendi halinde cok iddiasız bir sayı gibi duran 23 ile karşımızda başka bir sayı paranoyası var.filme geçmeden once herkesin ilk merak ettiği şeyi bir soralım?Peki nedir bu 23’ün filme konu olacak kadar bilmediğimiz yanları?
Filmin esin kaynağı olan 23 sayısı hayatın birçok alanında kendini gösteriyor. 23 sayısı birçok gizemli tesadüfte saklı ancak sadece onu fark edebilen görüyor. "23 muamması" tüm olayların doğrudan 23 sayısıyla ilişkili olduğu inancını kapsıyor.
Yazar William S. Burroughs'un keşfettiği bu muamma bazıları için iyiye işaret, diğerleri için ise bir felaket simgesi.
Yazarın hikayesi şöyle başlıyor:
Burroughs, Fas'ın Tanca şehrindeyken İspanya'ya giden bir geminin kaptanı olan Clark'la tanışır. Bir gün Clark, Burroughs'a 23 yıldır kazasız gidip geldiğini anlatır. Ve o gün gemisi batar... O gece Burroughs radyoda New York'tan Miami'ye giden 23 sefer sayılı uçağın düştüğünü duyar. Pilotun adı da geminin kaptanı gibi Clark'tır.
Burroughs bu olaylardan sonra 23 sayısıyla ilgili kayıtlar tutmaya başladı. Dutch Schultz hakkında yazarken fark eder ki gangster 23 Ekim 1935'te düzenlenen bir suikastin ardından ölmüştür.
23 Ekim'den söz açılmışken... 16'ncı yüzyılda yaşayan Başpiskopos James Ussher dünyanın MÖ 23 Ekim 4004'te yaratıldığını iddia ederken Mayalıların dünyanın sonu olarak verdiği tarih 23 Aralık 2012 idi.
Eski kehanet yöntemi I Ching'deki 23'üncü altıgen "ayrılmak", telegraf şifresindeki 23 "hattı kes" anlamına geliyor. İngiliz astrolog, yazar ve ressam Aleister Crowley 23 sayısının "ayrılık, neşe ve hayat" anlamına geldiğini söylemişti.
"23 muamması"na şüpheyle bakanlar da yok değil. Onlar bu tesadüfleri tek bir sayıya odaklanmaya bağlıyor. Bu doğru olabilir ama bazıları bu 23'lerle eğleniyor, bu uyumdan zevk alıyorlar. Bu arada diğerleri için 23 sayısı hayatı oldukça zorlaştırıyor.
Genesis P. Orridge (kurduğu müzik grubu Psychic TV 23 ay boyunca her ayın 23'ünde albüm çıkarmaya niyetlendi, 17'inci nedense sonuncu oldu) başka bir İngiliz müzik grubu olan Cabaret Voltaire'in elemanlarına bu muammadan bahsetti. İlgilenseler de şüpheyle yaklaştılar. İki gün sonra Genesis'i aradılar:
"Seni serseri! Üç konser vermek için Hollanda'ya geldik. Oteldeki oda numaramız 23 ve ayın 23'ündeki konser bir felaketti. Döndüğümüz her yerde 23'ü görüyoruz. Ne yaptın sen?"
Genesis'in cevabı "Fark etmeye başlayacağınızı söylemiştim" oldu.
Fakat söyle bir düşünmeye başlayınca bir çok alanda 23’e rastlıyoruz:
Bilim
Her ebeveyn çocuğunun DNA'sına 23 kromozom verir.
Kanın tüm vücuttaki dolaşımını tamamlaması 23 saniye sürer.
Dünyanın ekseni yaklaşık 23,5 derecedir.
Neptün gezegeni 23 Eylül 1846'da keşfedildi.
Spor
Birçok sporcu Michael Jordan'a ithafen ya da onun gibi olmak için 23 numaralı forma giyiyor. Buna iki örnek İngiliz futbolcular David Beckham ve Sol Campbell.
Manchester City futbol kulübü 2003 yılından beri hiçbir oyuncusuna 23 numaralı forma giydirmiyor. Bunun nedeni 26 Haziran 2003'te oynarken ölen Marc-Vivien Foe'nun forma numarasının 23 olması.
NBA'in Cleveland Cavaliers takımında oynayan LeBron James'in forma numarası 23'tür.
"Family Guy"ın bir bölümünde Peter'ın bahis kuponunda 23 sayısı yer alır.
"Lost"ta düşen uçağın kuyruk kısmından kurtulan yolcu sayısı 23 idi. Rose ve doktor Jack uçakta 23'üncü sırada oturuyorlardı. Filmin ana karakterlerinden Kate'i yakalayana 23 bin dolar ödül vardı. Ve dizide sıklıkla karşımıza çıkan şifrede 23 sayısı yer alır.
"Heroes" dizisindeki karakterlerden biri 23 numaralı otel odasında kalır.
Sinema
"Matrix Reloaded"daki açılış şifresinde son ve en önemli sayı 23'tür. Ayrıca Architect, Neo'ya son görevi olan Zion'u yeniden inşa etmesi için "Matrix'ten 23 kişi seçmesi gerektiğini" söyler.
"Beşinci Güç"te (Fifth Element) hikaye 23'üncü yüzyılda, 2263'te geçiyor.
"Con Air"de 23 tecavüzden suçlanan adam "Johnny 23" adını alıyor.
Pedro Almodovar'ın "Konuş Onunla" filminde komadaki kadın Alicia geçmişte yaşadığı binanın kapı numarası 23'tür.
Robbin Williams'ın rol aldığı "Baskı"da (One Hour Photo) süpermarketteki dijital sayaçta ve bir karakterin tişörtünün üzerinde 23 sayısı görülür.
"Büyük Lebowski"de Ahbap ve arkadaşları hep 23'üncü caddede oynuyor.
"Bıçak Sırtı"nda (Blade Runner) Dünya'ya kaçan 23 kişi öldürülür.
"Kabus Gecesi" (Jeepers Creepers) filmlerinde şeytan karakteri 23 yılda bir 23 günlüğüne insanları yemeğe gelir.
"Prestij"de Christian Bale'in karakteri Alfred Borden hapishanedeyken 23D hücresinde kalır.
Matematik
Roma rakamlarınde 23, XXIII şeklinde yazılır: İki "X" ve üç "I".
Eğer 1 sayısı dikkate alınmazsa tam sayılar 2 ve 3 toplama yoluyla başka bir tam sayı oluşturmak için yeterli en küçük sayılardır. (örn: 13= 2 + 2 + 2 + 2 + 2 + 3)
Pi sayısının (3,14159) ilk altı basamağının toplamı 23'tür.
Olasılık teorisinde, doğum günü paradoksu şöyle geçer: Rastgele seçilmiş 23 kişi arasında, en azından iki kişinin doğum günlerinin aynı olma olasılığı yüzde 50'nin üzerindedir.
Doğanlar ve ölenler
Bazı kaynaklara göre William Shakespeare 23 Nisan 1564'te doğdu ve 23 Nisan 1616'da öldü.
Oyuncu River Phoenix 23 Ağustos 1970'te doğdu. 1993'te Cadılar Bayramı'nda 23 yaşında öldü.
Jül Sezar suikasta uğradığında 23 kez bıçaklandı.
Alman bilgisayar korsanı ve Trojan virüsünün kaşifi Karl Koch 23 Mayıs'ta öldü. İntihar ettiği ve bu tarihi bilinçli olarak seçtiği tahmin ediliyor.
Kültür
Beatles'ın en son kaydedilen albümünün son şarkısı "Her Majesty" 23 saniye sürüyor.
Prince'in "Gett Off" adlı şarkısında şu sözler yer alıyor: "Twenty-three positions in a one-night stand" (Tek gecelik ilişkide yirmi üç pozisyon).
Alternatif rock grubu Jimmy Eat World'ün 2004 yılında çıkan albümü "Futures"daki son şarkının adı "23" ve şarkının süresi yedi dakika 23 saniye.
Latin alfabesinin 23'üncü harfi olan W'nun iki ucu aşağı, üç ucu yukarı bakar.
X-23 (Laura X olarak bilinen Laura Kinney) çizgi roman "X-Men"den hayali bir karakterdir. 23 numaralı deneyden adını alan X-23 Wolverine'in bir klonudur.
Din
Kuran'ın Hz. Muhammed'e indirilmesi 23 yıl sürdü.
Bir inanca göre Adem ve Havva'nın 23 kızı vardı.
Bu kadar 23 bulduktan sonra 23 numara filminin yapılmasına hiç de şaşırmamak gerekir.
Film özetle şöyle:
Çocuğu ve karısıyla beraber gayet sıradan bir hayat süren ,hayvan toplayıcısı Walter Sparrow(Jim Carrey) eline geçen 23 numara isimli kitapla kendini bir anda paranoyak bir durumun içerisinde buluyor.Jim Carrey’i zaman zaman da olsa komedi dışı türlerde görüyoruz ama hiç bu kadar mistik ve paranoyak bir Jim Carrey izlememiştim.Bence olmuş, Carrey’e yakışmış.Kayıp kişilikli katil rolünün altından kalkacak kadar deneyim ve yetenek sahibi olduğunu göstermiş.Ayrıca yaşıma rağmen fiziğim de gayet yerinde ,sevişme sahnesi de çekerim yarı çıplak kamera karşısında salınırım da demiş.Hiç kötü de olmamış.Filmin 23 lü kısmına göz atacak olursak eski püskü bir kitapla başlayan 23 serüveninde 23 sayısını bulmak adına yapılan hesaplar her hangi bir formüle dayanmadığı gibi 32 bulup tersi 23 gibi repliklerle çoğu zaman kafamı karıştırdı.
Filmin enterasan yanı ise filmdeki hemen hemen bütün karakterlerin,kitaptaki kahramanlarla harmanlanmasıydı.Walter Sparrow’un günlük hayatındaki insanların kitap kahramanları olarak karşımıza çıkması yerinde ve başarılı olmuş.Kitabın konusunu daha etkili ve cazibeli hale getirmiş.Bir sure sonra filmde ürkmeye,gerilmeye başlıyorsunuz.23'ler havada uçuştukça beyninizden kendi 23'lerinizi arama sinyalleri gelmeye başlıyor.Walter’in paranoyası odayı dolduruyor.Finalde ise ince işlenmiş flash backler,yerinde bir son var.(en sondaki katil bile olursanız olun her zaman doğruyu yapmalısınız mesajını,sevimli mutlu aile tablosunu saymazsak)
Her zaman işlenen konuların dışında ,bir rakamın etrafında dönen keyifli bir yapıttan çok da öte olmasa da , film bir kere isim ve konu itibari ile çekici,bu çekiciliğe kapılıp filmi izleyince tüh be denecek türden hayal kırıklıkları yok.Vaktinizi ayırın bir göz atın.
Uyarı:
Fakat kitabın girişinde de dediği gibi ,sakın kendinizi kitaptaki kahramanların yerine koymaya kalkmayın.
Film bittiğinde kendimi doğum tarihimi toplarken buldum:
10+5+8+0= 23
Evlilik yıldönümüm= 23 haziran
diye düşünürken koltukta uyuyakalıyorum.Gözümü açıyorum saat 23:23
Filmin esin kaynağı olan 23 sayısı hayatın birçok alanında kendini gösteriyor. 23 sayısı birçok gizemli tesadüfte saklı ancak sadece onu fark edebilen görüyor. "23 muamması" tüm olayların doğrudan 23 sayısıyla ilişkili olduğu inancını kapsıyor.
Yazar William S. Burroughs'un keşfettiği bu muamma bazıları için iyiye işaret, diğerleri için ise bir felaket simgesi.
Yazarın hikayesi şöyle başlıyor:
Burroughs, Fas'ın Tanca şehrindeyken İspanya'ya giden bir geminin kaptanı olan Clark'la tanışır. Bir gün Clark, Burroughs'a 23 yıldır kazasız gidip geldiğini anlatır. Ve o gün gemisi batar... O gece Burroughs radyoda New York'tan Miami'ye giden 23 sefer sayılı uçağın düştüğünü duyar. Pilotun adı da geminin kaptanı gibi Clark'tır.
Burroughs bu olaylardan sonra 23 sayısıyla ilgili kayıtlar tutmaya başladı. Dutch Schultz hakkında yazarken fark eder ki gangster 23 Ekim 1935'te düzenlenen bir suikastin ardından ölmüştür.
23 Ekim'den söz açılmışken... 16'ncı yüzyılda yaşayan Başpiskopos James Ussher dünyanın MÖ 23 Ekim 4004'te yaratıldığını iddia ederken Mayalıların dünyanın sonu olarak verdiği tarih 23 Aralık 2012 idi.
Eski kehanet yöntemi I Ching'deki 23'üncü altıgen "ayrılmak", telegraf şifresindeki 23 "hattı kes" anlamına geliyor. İngiliz astrolog, yazar ve ressam Aleister Crowley 23 sayısının "ayrılık, neşe ve hayat" anlamına geldiğini söylemişti.
"23 muamması"na şüpheyle bakanlar da yok değil. Onlar bu tesadüfleri tek bir sayıya odaklanmaya bağlıyor. Bu doğru olabilir ama bazıları bu 23'lerle eğleniyor, bu uyumdan zevk alıyorlar. Bu arada diğerleri için 23 sayısı hayatı oldukça zorlaştırıyor.
Genesis P. Orridge (kurduğu müzik grubu Psychic TV 23 ay boyunca her ayın 23'ünde albüm çıkarmaya niyetlendi, 17'inci nedense sonuncu oldu) başka bir İngiliz müzik grubu olan Cabaret Voltaire'in elemanlarına bu muammadan bahsetti. İlgilenseler de şüpheyle yaklaştılar. İki gün sonra Genesis'i aradılar:
"Seni serseri! Üç konser vermek için Hollanda'ya geldik. Oteldeki oda numaramız 23 ve ayın 23'ündeki konser bir felaketti. Döndüğümüz her yerde 23'ü görüyoruz. Ne yaptın sen?"
Genesis'in cevabı "Fark etmeye başlayacağınızı söylemiştim" oldu.
Fakat söyle bir düşünmeye başlayınca bir çok alanda 23’e rastlıyoruz:
Bilim
Her ebeveyn çocuğunun DNA'sına 23 kromozom verir.
Kanın tüm vücuttaki dolaşımını tamamlaması 23 saniye sürer.
Dünyanın ekseni yaklaşık 23,5 derecedir.
Neptün gezegeni 23 Eylül 1846'da keşfedildi.
Spor
Birçok sporcu Michael Jordan'a ithafen ya da onun gibi olmak için 23 numaralı forma giyiyor. Buna iki örnek İngiliz futbolcular David Beckham ve Sol Campbell.
Manchester City futbol kulübü 2003 yılından beri hiçbir oyuncusuna 23 numaralı forma giydirmiyor. Bunun nedeni 26 Haziran 2003'te oynarken ölen Marc-Vivien Foe'nun forma numarasının 23 olması.
NBA'in Cleveland Cavaliers takımında oynayan LeBron James'in forma numarası 23'tür.
"Family Guy"ın bir bölümünde Peter'ın bahis kuponunda 23 sayısı yer alır.
"Lost"ta düşen uçağın kuyruk kısmından kurtulan yolcu sayısı 23 idi. Rose ve doktor Jack uçakta 23'üncü sırada oturuyorlardı. Filmin ana karakterlerinden Kate'i yakalayana 23 bin dolar ödül vardı. Ve dizide sıklıkla karşımıza çıkan şifrede 23 sayısı yer alır.
"Heroes" dizisindeki karakterlerden biri 23 numaralı otel odasında kalır.
Sinema
"Matrix Reloaded"daki açılış şifresinde son ve en önemli sayı 23'tür. Ayrıca Architect, Neo'ya son görevi olan Zion'u yeniden inşa etmesi için "Matrix'ten 23 kişi seçmesi gerektiğini" söyler.
"Beşinci Güç"te (Fifth Element) hikaye 23'üncü yüzyılda, 2263'te geçiyor.
"Con Air"de 23 tecavüzden suçlanan adam "Johnny 23" adını alıyor.
Pedro Almodovar'ın "Konuş Onunla" filminde komadaki kadın Alicia geçmişte yaşadığı binanın kapı numarası 23'tür.
Robbin Williams'ın rol aldığı "Baskı"da (One Hour Photo) süpermarketteki dijital sayaçta ve bir karakterin tişörtünün üzerinde 23 sayısı görülür.
"Büyük Lebowski"de Ahbap ve arkadaşları hep 23'üncü caddede oynuyor.
"Bıçak Sırtı"nda (Blade Runner) Dünya'ya kaçan 23 kişi öldürülür.
"Kabus Gecesi" (Jeepers Creepers) filmlerinde şeytan karakteri 23 yılda bir 23 günlüğüne insanları yemeğe gelir.
"Prestij"de Christian Bale'in karakteri Alfred Borden hapishanedeyken 23D hücresinde kalır.
Matematik
Roma rakamlarınde 23, XXIII şeklinde yazılır: İki "X" ve üç "I".
Eğer 1 sayısı dikkate alınmazsa tam sayılar 2 ve 3 toplama yoluyla başka bir tam sayı oluşturmak için yeterli en küçük sayılardır. (örn: 13= 2 + 2 + 2 + 2 + 2 + 3)
Pi sayısının (3,14159) ilk altı basamağının toplamı 23'tür.
Olasılık teorisinde, doğum günü paradoksu şöyle geçer: Rastgele seçilmiş 23 kişi arasında, en azından iki kişinin doğum günlerinin aynı olma olasılığı yüzde 50'nin üzerindedir.
Doğanlar ve ölenler
Bazı kaynaklara göre William Shakespeare 23 Nisan 1564'te doğdu ve 23 Nisan 1616'da öldü.
Oyuncu River Phoenix 23 Ağustos 1970'te doğdu. 1993'te Cadılar Bayramı'nda 23 yaşında öldü.
Jül Sezar suikasta uğradığında 23 kez bıçaklandı.
Alman bilgisayar korsanı ve Trojan virüsünün kaşifi Karl Koch 23 Mayıs'ta öldü. İntihar ettiği ve bu tarihi bilinçli olarak seçtiği tahmin ediliyor.
Kültür
Beatles'ın en son kaydedilen albümünün son şarkısı "Her Majesty" 23 saniye sürüyor.
Prince'in "Gett Off" adlı şarkısında şu sözler yer alıyor: "Twenty-three positions in a one-night stand" (Tek gecelik ilişkide yirmi üç pozisyon).
Alternatif rock grubu Jimmy Eat World'ün 2004 yılında çıkan albümü "Futures"daki son şarkının adı "23" ve şarkının süresi yedi dakika 23 saniye.
Latin alfabesinin 23'üncü harfi olan W'nun iki ucu aşağı, üç ucu yukarı bakar.
X-23 (Laura X olarak bilinen Laura Kinney) çizgi roman "X-Men"den hayali bir karakterdir. 23 numaralı deneyden adını alan X-23 Wolverine'in bir klonudur.
Din
Kuran'ın Hz. Muhammed'e indirilmesi 23 yıl sürdü.
Bir inanca göre Adem ve Havva'nın 23 kızı vardı.
Bu kadar 23 bulduktan sonra 23 numara filminin yapılmasına hiç de şaşırmamak gerekir.
Film özetle şöyle:
Filmin enterasan yanı ise filmdeki hemen hemen bütün karakterlerin,kitaptaki kahramanlarla harmanlanmasıydı.Walter Sparrow’un günlük hayatındaki insanların kitap kahramanları olarak karşımıza çıkması yerinde ve başarılı olmuş.Kitabın konusunu daha etkili ve cazibeli hale getirmiş.Bir sure sonra filmde ürkmeye,gerilmeye başlıyorsunuz.23'ler havada uçuştukça beyninizden kendi 23'lerinizi arama sinyalleri gelmeye başlıyor.Walter’in paranoyası odayı dolduruyor.Finalde ise ince işlenmiş flash backler,yerinde bir son var.(en sondaki katil bile olursanız olun her zaman doğruyu yapmalısınız mesajını,sevimli mutlu aile tablosunu saymazsak)
Her zaman işlenen konuların dışında ,bir rakamın etrafında dönen keyifli bir yapıttan çok da öte olmasa da , film bir kere isim ve konu itibari ile çekici,bu çekiciliğe kapılıp filmi izleyince tüh be denecek türden hayal kırıklıkları yok.Vaktinizi ayırın bir göz atın.
Uyarı:
Fakat kitabın girişinde de dediği gibi ,sakın kendinizi kitaptaki kahramanların yerine koymaya kalkmayın.
Film bittiğinde kendimi doğum tarihimi toplarken buldum:
10+5+8+0= 23
Evlilik yıldönümüm= 23 haziran
diye düşünürken koltukta uyuyakalıyorum.Gözümü açıyorum saat 23:23
18 Ağustos 2009 Salı
Pan'ın Labirenti(El Laberinto Del Fauna)

Canınız gerçekten değişik bir film izlemek istiyorsa Pan'ın Labirenti'ne mutlaka ulaşmalısınız. Özetle, film 1944'ün faşist İspanyası'nda sadist bir ordu mensubu olan üvey babasının korkunç hayatından uzaklaşmak için kendisine ürkütücü, bir o kadar da büyüleyici bir hayal dünyası yaratan minik Ofelia'nın hayatını anlatıyor.(üstelik annesi de hamile ve hasta) Ana kategori başlıklarından birine sokulacak olursa film ilk etapta fantastik bir film gibi dursa da, dramatik yönü çok kuvvetli, müthiş duygu yüklü bir film. İspanya 'nın o karanlık sivil savaş günlerinde yalnızlık ve sessizlik içindeki, on iki yaşında küçük bir kızın bütün masumiyeti ve hayal dünyası hiç abartılmadan, hiç sevimli hale getirilmeden, acındırılmadan perdede. Annesiyle birlikte yeni evlerinde yaşamaya başlayan Ofelia bu sıkıcı ve Filmin senaristi ve yönetmeni Guillermo Del Toro, Mexico’lu özgün bir yönetmen. Bu filminde de Hollywood desteğini geri çevirerek filmi İspanyolca çekmiş ve çok da iyi etmiş, dilin İspanyolca olması dönemin havasını çok daha hissedilir hale getirmiş. Dünyayı küçük hayalperest bir kızın gözünden izleme fırsatı buluyorsunuz. İçinde yaşadığı hayattan kurtuluş yolunu kendisine yeni bir dünya yaratmakta bulan küçük kız, o kadar değişik bir dünya sunuyor ki izleyicilere, bazen izlerken birden filmin akışı içinde bu düşünceler gerçekmiş gibi geliyor. Hayal dünyası ve gerçeklik arasında gidip geliyorsunuz. Küçük oyuncu Ivana Baquero -1994 doğumlu bir İspanyol, bana göre müthiş bir oyun çıkartmış,(bu filmiyle şimdiden altı tane ödülü çantasına koymuş) tüm masumiyetini bakışlarından akıtabiliyor. Bu çok yalnız kız çocuğunun sonuna öyle üzülüyorsunuz ki gözyaşlarınız sizi dinlemeden akmaya başlıyor. Teknik açıdan yaklaştığımızda ise görsel efektler gayet başarılı, makyaj süper; zaten film en iyi en iyi sanat yönetimi, en iyi kurgu ve en iyi makyaj dalında 2007 'de tam 3 tane Oscar kucaklamıştır. Ayrıca da fantastik bir film olarak en iyi yabancı film dalında Oscar'a aday gösterilen ilk fantastik film olma özelliğini de taşır. Bu filmi bence film arşivinize mutlaka eklemelisiniz.
4 Ağustos 2009 Salı
Little Ashes

Little Ashes’i vakit kaybetmeden izledim.Film kurgu olarak başarılı ve abartısız.Etkileyici taraflara başlamadan oyuncu seçiminden bahsetmek istiyorum.Beni bu filmi izlemeye iten en önemli sebep tabi ki Dali’nin tarzı gibi gerçeküstü hayatının bir kesitinin nasıl perdeye aktarıldığı konusundaki meraktı.Açıkçası karşımda çok Dali bir oyuncu bekliyorum.Aman tanrım Salvador Dali’yi Hollywood’un yeni jönü Robert Pattinson oynuyor, ilk sahnede hayal kırıklığı (ilerleyen sahnelerde meşhur dali bıyığından başka herhangi bir makyaj efekti de kullanılmadan bildiğimiz Robert Pattinson) açıkçası Robert Pattinsonu sadece Twilight ta izledim ve popularitesinden ötürü kendisinden haberdarım.Twilight’ta öyle döktürülecek bir oyunculuk
Çok zor bir karakter yoktu zaten.Dali’yi nasıl oynar bu çocuk diye düşünmeden edemedim.
Ama şunu söyleyebilirim ki oyunculuk adına Robert Pattinson gelecek vaad ediyor.Bazı altından kalkılması zor ,cüretkar sahnelerde o kadar iyiydi ki sahnenin gerçekliğinden ben bile rahatsız oldum.Dali’nin o limitsiz ,anarşist tavırlarını çok iyi yansıtabilmiş.Ayrıca bu kadar genç ve bu kadar kariyerinin başındayken böyle eşcinsel sahneler içeren bir filmde oynaması da çok cesurca.Film bittikten sonra bu seçimin tek handikapının Robert Pattinson’un bu rol için çok genç olması olabileceğine karar verdim.(ya da belki de Ispanyol asıllı bir aktor seçilebilirdi,film dili Ispanyolca olabilirdi.) Federico Garcia Lorca ‘ya gelince Javier Beltran bence mükemmel bir seçim olmuş,çok iyi bir oyun çıkartmış o kadar ki ,hayal kırklığını,aşkını, Ispanya sevgisini ,özgürlük mücadelesini,sevgisini öyle bir aktarıyor ki replikler zayıf olsa da (1920lerde geçen sıra dışı sanatçıların yaşamlarını kesit alan bir filmde daha ağdalı daha ağır bir dil bekliyordum.) müthiş bir şekilde seyirciye aktarıyor ve çok seviyorsunuz Federico Garcia Lorca’yı. Film Salvador Dali'nin karmaşık yaşantısında Federico Garcia Lorca ve Luois Brunel ile ilişkileri üzerine dönüyor.Tarih ve sanat kitaplarında Dali'nin bu ilişkisinden çok derinlemesine bahsedilmez .Çeşitli sergilerinde ve bazı kaynaklarda bu ikilinin sanatsal ilişkisi hakkında bazı şeyler okumuştum.Fakat Garcia Lorca ve Salvador Dali arasındaki bu duygusal ilişkinin Dali'nin sanatsal hayatını nasıl etkilediğini filmde anladım.Bu iki sanatçı arasındaki yoğun duygusallık çok çarpıcı sahnelerle perdeye aktarılmış.Çok cesur,çok gerçek sahneler var.(zaten Dali 'yi konu alan bir film yapıyorsanız bence sarsıcılık çok önemli ) Film arasına serpiştirilmiş siyah beyaz İspanya zamanları 1920'li dönemlerin sıkıntılarını özetlemek adına başarılı,ama filmden önce o dönem İspanyası'nda yaşananlarla ilgili bilgi edinmek de fayda var.Başta da bahsettiğim gibi filmde hissedilen en zayıf yan filmin dili ve kullanılan repliklerin çok da şiirsel olmayışı.(bir açıdan da zaten herkes tarafından takip edilmeyen sanatsal konuları daha anlaşılır hale getirmek için aslında doğru bir yaklaşım)Tabi ki filmi İngilizce izlemek anlamak açısından çok büyük kolaylık ama yine de Dali'yi kendi dilinde seyretmek daha büyüleyici olur diye düşünüyorum.
Çok zor bir karakter yoktu zaten.Dali’yi nasıl oynar bu çocuk diye düşünmeden edemedim.
Ama şunu söyleyebilirim ki oyunculuk adına Robert Pattinson gelecek vaad ediyor.Bazı altından kalkılması zor ,cüretkar sahnelerde o kadar iyiydi ki sahnenin gerçekliğinden ben bile rahatsız oldum.Dali’nin o limitsiz ,anarşist tavırlarını çok iyi yansıtabilmiş.Ayrıca bu kadar genç ve bu kadar kariyerinin başındayken böyle eşcinsel sahneler içeren bir filmde oynaması da çok cesurca.Film bittikten sonra bu seçimin tek handikapının Robert Pattinson’un bu rol için çok genç olması olabileceğine karar verdim.(ya da belki de Ispanyol asıllı bir aktor seçilebilirdi,film dili Ispanyolca olabilirdi.) Federico Garcia Lorca ‘ya gelince Javier Beltran bence mükemmel bir seçim olmuş,çok iyi bir oyun çıkartmış o kadar ki ,hayal kırklığını,aşkını, Ispanya sevgisini ,özgürlük mücadelesini,sevgisini öyle bir aktarıyor ki replikler zayıf olsa da (1920lerde geçen sıra dışı sanatçıların yaşamlarını kesit alan bir filmde daha ağdalı daha ağır bir dil bekliyordum.) müthiş bir şekilde seyirciye aktarıyor ve çok seviyorsunuz Federico Garcia Lorca’yı. Film Salvador Dali'nin karmaşık yaşantısında Federico Garcia Lorca ve Luois Brunel ile ilişkileri üzerine dönüyor.Tarih ve sanat kitaplarında Dali'nin bu ilişkisinden çok derinlemesine bahsedilmez .Çeşitli sergilerinde ve bazı kaynaklarda bu ikilinin sanatsal ilişkisi hakkında bazı şeyler okumuştum.Fakat Garcia Lorca ve Salvador Dali arasındaki bu duygusal ilişkinin Dali'nin sanatsal hayatını nasıl etkilediğini filmde anladım.Bu iki sanatçı arasındaki yoğun duygusallık çok çarpıcı sahnelerle perdeye aktarılmış.Çok cesur,çok gerçek sahneler var.(zaten Dali 'yi konu alan bir film yapıyorsanız bence sarsıcılık çok önemli ) Film arasına serpiştirilmiş siyah beyaz İspanya zamanları 1920'li dönemlerin sıkıntılarını özetlemek adına başarılı,ama filmden önce o dönem İspanyası'nda yaşananlarla ilgili bilgi edinmek de fayda var.Başta da bahsettiğim gibi filmde hissedilen en zayıf yan filmin dili ve kullanılan repliklerin çok da şiirsel olmayışı.(bir açıdan da zaten herkes tarafından takip edilmeyen sanatsal konuları daha anlaşılır hale getirmek için aslında doğru bir yaklaşım)Tabi ki filmi İngilizce izlemek anlamak açısından çok büyük kolaylık ama yine de Dali'yi kendi dilinde seyretmek daha büyüleyici olur diye düşünüyorum.
1 Ağustos 2009 Cumartesi
The Accidental Husband

Henuz araştırma aşamasına gelmedim.Rasgele seçimler günlük filmler izliyorum.Bu son sabun köpüğü filmimiz de seçilerek düşünülerek izlenmedi :) Sıkı bir Tarantino hayranı olarak Uma Thurman'ı özlemişim ama böyle bir rolde degil tabi :) Kısa bir özetle filmi hemen geçelim: Radyo programcısı Miss aşk doktoru uma Thurman (Emma Llyod) aşk hakkında atıp tutup aklı kıt hayran kitlesini etkisi altında bırakırkenkendini bir anda söylediği seylerin tam tersini yapmak üzere bulursa ne olur? Tabi ki emma 'nın cok zengin kalbur üstü bir nişanlısı var ve evlenmek üzere ,bakın bu karakteri seviyorum ve aklıma da hep aynı looser adam geliyor artık Collin Firth :)Yapıştı bu roller bu adamcagızın üzerine artık alışmış olsa gerek cok da doğal yapıyor bu kaybetmiş ama aşık adam rollerini ...Benim kendisini yeni takibe aldığım bir oyuncu daha var filmde, ikidir onu romantik komedilerde görüyorum yine benzer karakterlerle Jeffrey Dean Morgan (Patrick Sullivan) filmde beni eğlendiren çok da renkli çekilmiş (ama cok da bilinçli olduğunu sanmıyorum) Hintli arkadaşların partisiydi.Hint eğlencesini filme koymak akıllıca ...cok değişik ve cok sevecen bu eglence tipinin insanlara hoş vakit geçirteceği garanti zaten.Dr.emma llyod'un fakir ama eğlenceli adama olan gel gitleri ve yineee gerçekleşmeyen bir dügün sahnesi ile tatli bir son ...Herşey bundan ibaret.Ama öyle yerden yere vurup of pof çekmek de manasız bu filmi izlerken.Kafayı boşaltıp soyle koltukta yayılarak izlenecek türden birşeyler ararsanız vakit geçirmek için hiç de fena olmaz.
30 Temmuz 2009 Perşembe
You,Me & Dupree

Sıkıldım, gercekten çook sıkıldım.Filmin ilk 15 dakikasından sonra benim için iyi bir seçim olmadığına karar vermiştim zaten ama belki fikrim değişebilir diye sonuna kadar izlemeye kararlıydım.(itiraf ediyorum final sahnesinde koptum ,pause tuşuna basmadan kalktım dolandım)ilk bakışta kadro kötü değil ve filmin isminin bana hatırlattığı şey Me Myself and Irene 'di;belki de bu yüzden izlemek istedim.Klasik romantik komedi filmine bir de buddy ilişkisi eklenmiş bu sefer ama hep aynı klişe Amerikan erkek arkadaş geyikleri,zengin ama aşık idealist kız (Kate Hudson)ve fakir ama gurulu erkek (Matt Dilon ) hikayesi üzerine de biraz zengin ve kötü baba (michael Douglas)karakteri ekleyelim.Michael Douglas zaten bu defterleri kapattı tam onun oyalanacağı türden bir rol.Kate Hudson'un güzelliği ve sevimliliği haricinde çekici bir taraf yok görüntülerde.Güzel bir ev ama nedense kasvetli renklerle döşenmiş.Artık ne filmi olursa olsun mekanlarda kullanılan objelerin görüntü zenginliği oluşturduğunu düşünüyorum.Hiç bir işe yaramayan arıza erkek arkadaş Dupree (Owen Wilson ) rolün hakkını veriyor mu? Veriyor bence.öyleki mütemadiyen evde verdiği rahatsızlıklardan ötürü kendisine gıcık bile oldum diyebilirim :) ve kendisine benim kadar gıcık olan evin hanımı da zavallı Dupree'ye bir anda acımaya karar veriyor(evlerini yaktıktan sonra hem de :) )bir anda Dupree saflarına geçip kocasına hayatı zindan edebiliyor.Bu mağdur koca da evine aldığı arkadaşını karısından feci halde kıskanıp ortalığı birbirine katıyor.Sonradan bir anda bu aklı başına gelen insan tabiki evliliği sarsılan dostuna yardım etmek için kolları sıvıyor.(işte o sıralarda benim filme olan limitli ilgim zaten bitmişti)En son sahnede Dupree 'yi yüzlerc insana bir seminer verirken görüyoruz.Bu seminer sizde de Manolya etkisi yarattı mı bilmiyorum ama bana fena halde Manolya'yı cağrıştırdı.Uzun lafın kısası filmi izlemezseniz hiç bir şey kaybetmezsiniz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






































