Sinemasız hayat,tuzsuz popcorn gibidir...

25 Kasım 2009 Çarşamba

Alacakaranlık Efsanesi:Yeni Ay: Ne efsane ama!!!





Stephenie Meyer’in zengin hayal gücünü kaleme alıp, bir de bunu yayınlama cesaretini göstermesiyle, bir anda fenomen haline gelen alacakaranlık efsanesi o kadar çok sattı ki,

Haydi, bir de filmini çekip şansımızı deneyelim diyerek serinin ilk kitabı alacakaranlık film haline getirildi. Fazla para harcanmadan çok büyük izlenme oranı yakalayan ilk film bütün oyunculara şan, şöhret, fan clublar getirdi ve tabi serinin devam filmlerini çekmek kaçınılmaz oldu. Önce şunu bir kabul edelim, kitabı okuyan herkes çok sevdi. Dört kitabı yaklaşık iki hafta gibi kısa bir sürede okudum. Bir de hiç sevmeyenler var ki onlar bile başladıkları hikayeyi sinir de olsalar sonuna kadar okudular. İlk film izlendi, herkes” ehhh” dedi. Yine de sevdik bu filmi. Sonra geri sayım başladı, bütün alacakaranlık fanları yeni ay’ı beklemeye başladı.( Şimdi bütün bunların içinde başrol Robert Pattinson fanları da var. Sadece Robert’i izlemek adına film için sabırsızlananlar hiç de az değildi.)



20 Kasım 22.00 seansına biletler bir hafta öncesinden alındı. Çok kalabalık olacağına emindim ve nedense bütün salonu bayanların dolduracağını düşünüyordum(çünkü Film vizyona girmeden önce ön gösterimlerde, dizi dizi fragmanlarda bu bölümün esas oğlanı olan Jacob’un kaslı vücudu ve Edward’ın gömlek atma sahnesi gözümüze,gözümüze yüzlerce kere sokuldu  ) ama durum farklı salonda erkek nüfusu da var, ayrıca yaş ortalaması sandığım kadar küçük değil, bu aşk hikâyesi her yaştan takipçi bulmuşa benziyor.

İşte beklenen an filmimiz beyaz perdede. Şimdi alacakaranlığın kötü çekimi ve başarısız efektlerine rağmen bu kadar tutmasından sonra, bu film için para harcanır ve doğru yerlere harcanır diye düşünüyordum, ama kötü makyajlar yine ilk sahnede gözüme batmaya başladı. Bu efsanenin, Romeo vampiri, gelmiş geçmiş en yakışıklı vampir unvanını elinde tutan Edward’a bir bakın,3 tane lensi üst üste takmışsınız gibi duran gözler, ruju fazla kaçmış dudaklar ve hep yanlış yönden kamera çekimi, neyse ki bu sefer yanaklar kızarmıyor.


Bu çocuk,her açıdan iyi kare vermiyor,böylesi mükemmel olması gereken bir varlığı ekrana aktarırken en güzel kareleri yakalamak lazımdı.Film paldır küldür başladı, paldır küldür devam ediyor,tabi bunu kitabı okuyanlar çok daha net fark ediyor. Her şeyi anlatmak mümkün değil ama her şeyi özetleyelim çabasına girmek de boş bence. Bela’nın yalnızlığının anlatıldığı bu bölümde, ilk filmde kafasını sürekli sallayıp bayık bayık bakan kızımızın oyunculuğuna şükreder durumdayız, çünkü başka oyuncu yok. İkinci film için 7 ay spor salonundan çıkmayan Tyler Laughner ‘in gerçekten çok başarılı olan fiziğini sergilemek için yönetmen çok uğraşmış.


Tişört çıkarma sahnesinde eminim bizim olduğumuz salondaki gibi gülüşme sesleri her salondan çıkmıştır.(Edward’ın yerinde olsam böyle kaslarını göstere göstere salınan kurt adamların olduğu filmde asla ve asla gömleğimi çıkarmazdım.)Öyleki Belamız da Jacob’un bu değişimden çokça etkileniyor ve Jacob’a meyletmeye başlıyor. Jacob’unki de öyle bir aşk ki Bela için kurt arkadaşıyla gözünü kırpmadan kavgaya tutuşuyor. Şükür ki bu sefer dijital efektler öyle komik, sıradan değil.






Görselliği kurguyu bir kenara bırakıp, hissettiklerimize bakarsak, yiğidi öldürüyoruz ama hakkını da verelim:

Filmde vampirlerimize bir bakın,zenginler,iyi giyimliler,aristokrat bir İngiliz ailesi tadındalar,hepsi ne kadar da kibar ve iyiler, az kalsın vampir olduklarını unutuyoruz.Kurt adamlar ise ortalıkta yarı çıplak gezinen kaba sokak çocukları,dikkat ettiyseniz seçim yapmaya zorlanıyoruz,az kalsın Jacob’a aşık olacak diye hangimiz Bella’ya kızmadı?Hepimiz Vampirciyiz bu filmde.Bu seçimi yaptırabilmek adına kitaptaki anlatım iyi benimsenmiş,.Sonlara doğru temponun artmasıyla ,hikayedeki yeni Vampirlerimiz Volturilerin ortaya çıkması filan biraz içimize su serpti.Oyuncu seçimi olarak Volturiler hayal edilene yakın olmuş,en azından Aro. asırlardır yaşayan bir Vampir anca bu kadar deli bakabilirdi. Edward’ın dayak yediği sahneler, mermerlerin kırılışı kitapta o sert heykelsi imajı biraz da olsa anlatıyor, ama tüm bu iyi gitmeye başlayan şeylerden sonra Alice’in Aro’ya gösterdiği Bella’nın vampir olduğu sahneyle birlikte yine kopup gülmeye başladık değil mi?. O nasıl yaratıcılıktan uzak bir hayaldir, nasıl bir vampir olmak o öyle? İngiliz köylüsü tadında giydirilmiş iki aşk böceği vampir, Yeşilçam filmlerindeki gibi koşturuyor. Böyle kopuk, kopuk, uzatılmış dizi ya da animasyon tadında sadece ve sadece şöhretinin pastasını yiyecek bir film var karşımızda. Eminim bu kitapları bir çırpıda okuyup hikâyeyi çok da seven herkes bu filmden çıktığında kötü olduğunun hayal kırıklığını yaşayacak. Her devam filminde olduğu gibi bu da ilkini arattı yani. Ama Stephenie öyle acemice ama içten yazmış ki, ne olursa olsun bu seri izlenecek, bu oyuncular çok çok ünlü olacak.

9 Kasım 2009 Pazartesi

District-9 (Yasak Bölge 9 )


Yasak Bölge 9, 6 kasımda ülkemizde vizyona giriyor.Vizyon tarihinden önce filmi izleme fırsatım oldu.Bence Cuma akşamı sinemaya gidin ve filmi vizyona girer girmez izleyin.Filmi izledikten sonra yaptığım ilk şey yönetmen Neill Bloomkamp hakkında bilgi edinmek oldu.Aynı zamanda filmin senaristliğinde de parmağı olan Bloomkamp,!979 Güney Africa doğumlu, genç bir yönetmen.Filmin de Johannesburg Güney Africa da çekilme sebebi tesadüf değil tabi ki.
Özetle film,Güney afrika’ya inmek zorunda kalan bir uzay gemisinden çıkan uzaylılar için bir bölge tahsil etmiş hükümetin,20 yıl sonra yine bu uzaylıları bu bölgeden başka bir bölgeye tahliyesini anlatıyor ve bu tahliyede çok saf çok sevgi dolu ama aynı zamanda da o kadar ırkçı Wikus Van De Merwe’nin tahliye görevinde başına gelenleri konu alıyor.Belgesel kıvamında başlayan sahnelerle ilk etapta ne oluyor şimdi? Sorusunu kendinize sorarken bu anlatımla aslında çok da acayip bir şey olan koca bir uzaygemisi dolusu uzaylının kötü yaşam şartlarına üzülmeye başlıyorsunuz bile.Güney Afrika konusunda biraz bilgi sahibiyseniz aklınız hemen oradaki yerli halkın kötü yaşam koşulları,Nijeryalı çetelerin kötü hayatlarıyla senkronize oluyor.Zamanında yerli halkın da böyle bölgelerde izole edildiğine bir gönderme mi bu şimdi diye düşünüyorsunuz?Bence öyle ve bunu çok yaratıcı anlatıyorlar.Yani kısacası ,aslında sıkı bir bilimkurguyu sosyal sorunlarla çevreliyor,Neill Bloomkamp.




Wikus Van De Merwe roluyle karşımıza çıkan aktör Sharlto Copley,oyunculuğuyla göz dolduruyor.Tahliye sırasında karides diye adlandırdıkları uzaylılarla(burada parantez acmak istiyorum öyle klasik alien görüntüsünde kafamıza kazınmış bir uzaylı tiplemesi ile karşılaşmıyoruz alabildiğine ürkünç oyuncaklı değişik bir tiple karşılaşacaksınız)sözüm ona medenice anlaşmak adına MNU (mutlinational United) ‘yu temsilen bölgeye giren Wikus,bir uzaylı sıvısına maruz kalarak değişim geçirmeye başlıyor.Aktör bu değişim aşamasında öyle güzel oynamış ki,onun korkularını aynı bedeninizde hissediyorsunuz.Bundan sonra MNU adına çalışan aynı zamanda kayınpederi de aynı oluşumda üst düzey yönetici olan Wikus’un klasik Amerikan politikasıyla nasıl karşılandığını ve saniyede işlemeye başlayan o kirli çarkı bilim kurgu ile harmanlayan film,eleştirileri çok sert ama çok sanatsal yüzlere çarpıyor.Sevgi dolu olması ,Irkçı olmasını engellemeyen Wikus ,karideslere dönüşmeye başladığında onların içinde yaşamaya başladığında,aldatıldığında neler hissediyor yüzünden okuyabiliyorsunuz.

Bilim Kurgu izleyeceğim diye ekran karşısına oturup,hiç de hayal kırıklığına uğramadan sisteme çok ince ince dokunduran bir film izliyorsunuz.



12 Ekim 2009 Pazartesi

"Güneşi Gördüm" Oscar yolunda!




Güneşi Gördüm bu sene Türkiye’den en iyi yabancı film dalında Oscar’a aday adayı seçildi. Issız Adam, Sonbahar, Karanlıktakiler’i eleyip Derviş Zaim’in Nokta filmini de bir oy farkıyla geçerek seçilen film için şüphesiz ki bu kayda değer bir başarı gibi gözüküyor. Şahsi olarak ilk etapta Mahsun Kırmızıgül’e gerek yaptığı müzik gerekse çizgi açısından ilgi alanımın oldukça dışında olduğu için, önyargılı yaklaşıp filmi vizyona girdiği tarihten epey sonra izledim.(Zira Beyaz Melek benim için vasatın bir parmak üzerinde bir film olarak kalmıştı.) Öncelikle Türkiye’de biz böyle şeylere alışkın değiliz, Sinema kitap tv böyle sosyal içeriklerle uğraşsın, insani şeyler yansıtsın, eleştirsin, bize göre değil, yapmayız, yapanı da öyle çok izlemeyiz. Ama Mahsun, Türkiye’nin her zaman çok tartışılmış ve çok hassas bir noktasına olan doğu ve terör konusuna değiniyor.(fakat bunu hiç politize etmeden anlatmaya özen gösteriyor, çok da başarılı bir şekilde kimseyi rahatsız etmeden yapıyor bunu).Kendini milyonlara izletiyor, filmi “ I saw the sun” adıyla yurtdışında da gösterime giriyor.


Şimdi bu filmin Oscar aday adayı olmasına şaşırmalı mıyız? Evet, bence şaşırmalıyız. Oscar’ı hiçbir zaman çok önemli bulmasak da, yabancı film dalında yarışan filmler ve ödül alanlar benim fikrimce her zaman çok iyi yapımlar olmuştur. Akademi taraflı seçimler yapma eğiliminde olsa da her zaman filmin hikâyesi çok önemlidir. Güneş’i Gördüm de çok gerçek şeyler anlatılıyor aslında. Hikâye’nin geneli çok başarılı da olsa çok iç içe geçmiş, çok ağır dramlar silsilesi içinde oradan oraya koşuyor film. Filmde özetle, terör yüzünden köylerini boşaltıp doğudan göç eden kalabalık bir ailenin dramı anlatılıyor ama bu dram aileden çıkıp kişisel bazlara iniyor ve tek tek herkesin başına gelen felaketler silsilesine dönüşüyor. Bütün bunları izlerken üzerine bir de terör gerçeği, eşcinselliğe toplumun bakış açısı, doğudaki şartlar, ülkedeki şartlar en çok da çocukların geleceği gibi birçok sosyal mesaj veriyoruz. Güneşi Gördüm ‘de kaç tane hikâye dinliyoruz? Mahsun, kısa zamanda çok şeyler anlatmaya çalışıyor haklı da, siz de böyle ince telden bir film yapsanız bildiklerinizin çoğunu anlatmak istemez misiniz? Film asla kötü bir film değil, aksine ben önyargılarımdan utanarak izledim. Çoğu yerde kamerada harikalar izledim, masal gibi replikler duydum, sağlam oyuncu kadrosu sahneye çıktıkça, çıktı, gözlerim ıslanarak izledim. Ama film Akademi yapısına uygun değil. Bence seçici kurul kararında, bu sefer de bunu deneyelim gibi bir durum sezmemek elde değil (şu da bir gerçek ki adaylardan bir tek Nokta filmin karşısında durabildi. Issız Adamı mı alkışlayacaktık, henüz vizyona giren Karanlıktakileri kimsecikler bilmeden mi gönderecektik) Filmin konusu itibariyle Kürt açılımının çok tartışıldığı şu günlerde seçilmesi ise tesadüf müdür? Bana kalırsa gerçekten tesadüf ama eminim ki bu tesadüf konusunda da çok yazılıp çiziliyor. Filmin adaylık yolu açık olsun. Sonuç nasıl olursa olsun, özverisi, inancı ve başarısından dolayı Mahsun Kırmızıgül’e tebrikler.

7 Ekim 2009 Çarşamba

Sonbaharda sinema : Filmekimi



17–25 Ekim tarihleri arasında, sinemaseverler sezonu Filmekimiyle açıyor.Programda yine övgüye değer başarılı filmler yer alıyor.Yoğun ilgiden ötürü 9 güne uzatıldı.17–25 Ekim tarihleri arasında Emek sinemasında ve 23–23–25 Ekim tarihlerinde cinebonus Maçka Gmall sinemasında filmler izleyici ile buluşacak.Tüm hafta içi gündüz seanslarının 3,5 TL ye satıldığı etkinlikte,21:30 seanslarında Türkiye’de vizyona girmeye hazırlanan filmlerin ilk gösterimleri yapılacak.Bu seansların fiyatları ise 15 TL.Diğer akşam ve hafta sonu seans fiyatları ise 12 TL den satılıyor.
Detaylı bilgiyi http://www.iksv.org/filmekimi_2009/ adresinden alabileceğiniz festivalin filmlerine şöyle kısaca bir göz atalım.


23 filmin gösterileceği festivalde Amerikan sinemasına ait 7 film,İngiliz sinemasına ait 5 film, Avrupa sinemasından 7 film,Uzakdoğu sinemasından 2 film ve diğer ülkelerden 1 film yer alıyor.Gösterime girecek 23 filmde izlenmeli fakat hepsine ayıracak vakit bulmak tabi ki çok zor.İlk etapta izleme planı yaptığım filmleri şöyle bir sıraladım.

Kapitalizm: Bir aşk hikâyesi(Capitalism-A Love Story)-Michael Moore: Her filminin izlenmesi gerektiğini düşündüğüm ABD’nin çıkıntı yönetmeni, aykırı insan Michael Moore, kapitalizm! le düpedüz savaşıyor. Global iflas günlerinde izlenesi bir film.
9-Shane Acker: Animasyon severler için süper bir seçim. Yapımcı koltuğunda da Tim Burton var, yani film +13 etiketli bu beklentileri daha da artırıyor.
Kan Arzusu-(thirst)-Park Chan-Wook: Uzakdoğu sinemasında İntikam üçlemesiyle efsane olmuş yönetmenden gerçek bir vampir filmi izlemek hiç fena olmayacak.

Dönüşüm (Ne te retourne pas) - Marina de Van: Sophie Marceau ve Monica Bellucci ‘yi izlemek adına bu Avrupa yapımının favorilerden olacağı kuşkusuz.

Gel Porno Çevirelim (Humpday) - Lynn Shelton: Porno üzerine çekilen komedi filmlerinden. Film üzerine internet üzerinde övgüler dolaşmakta, eğlenceli olabilir.

Kim, Kiminle, Nerede (Whatever Works) – Woody Allen: Kronik woddy Allen hayranları biletlerinizi alın.

Zamanın Tozu (Skoni Tou Chronou) - Theo Angelopoulos: Usta yönetmeni izlemesi zordur. Filmi kendini vererek izlemek ister. Ustanın 20.yüzyıl filmlerinden ikincisi. Kaçırmamak lazım diye düşünüyorum. Bu filmin gala gösterimi de var.

Beyaz Bant (Das weiße Band) - Michael Haneke: Haneke her zaman Burjuvaziye karşıt duruşu ile sinemanın aykırı yönetmenlerinden olmuştur. Cannes ödüllü bu film benim kesinlikle izleyeceklerim arasında.

4 Ekim 2009 Pazar

The Number 23 (23 Numara)


Sayıların filme konu olduğu çok yaygın bir durum değil fakat genelde böyle bir durum varsa paranoya ya hazır olun.Bunu Pi’yi izlemiş herkes bilir.Pi bugüne kadar çekilmiş en paranoyak filmlerin başında geliyor kuşkusuz.Bu kez kendi halinde cok iddiasız bir sayı gibi duran 23 ile karşımızda başka bir sayı paranoyası var.filme geçmeden once herkesin ilk merak ettiği şeyi bir soralım?Peki nedir bu 23’ün filme konu olacak kadar bilmediğimiz yanları?

Filmin esin kaynağı olan 23 sayısı hayatın birçok alanında kendini gösteriyor. 23 sayısı birçok gizemli tesadüfte saklı ancak sadece onu fark edebilen görüyor. "23 muamması" tüm olayların doğrudan 23 sayısıyla ilişkili olduğu inancını kapsıyor.
Yazar William S. Burroughs'un keşfettiği bu muamma bazıları için iyiye işaret, diğerleri için ise bir felaket simgesi.
Yazarın hikayesi şöyle başlıyor:
Burroughs, Fas'ın Tanca şehrindeyken İspanya'ya giden bir geminin kaptanı olan Clark'la tanışır. Bir gün Clark, Burroughs'a 23 yıldır kazasız gidip geldiğini anlatır. Ve o gün gemisi batar... O gece Burroughs radyoda New York'tan Miami'ye giden 23 sefer sayılı uçağın düştüğünü duyar. Pilotun adı da geminin kaptanı gibi Clark'tır.
Burroughs bu olaylardan sonra 23 sayısıyla ilgili kayıtlar tutmaya başladı. Dutch Schultz hakkında yazarken fark eder ki gangster 23 Ekim 1935'te düzenlenen bir suikastin ardından ölmüştür.
23 Ekim'den söz açılmışken... 16'ncı yüzyılda yaşayan Başpiskopos James Ussher dünyanın MÖ 23 Ekim 4004'te yaratıldığını iddia ederken Mayalıların dünyanın sonu olarak verdiği tarih 23 Aralık 2012 idi.
Eski kehanet yöntemi I Ching'deki 23'üncü altıgen "ayrılmak", telegraf şifresindeki 23 "hattı kes" anlamına geliyor. İngiliz astrolog, yazar ve ressam Aleister Crowley 23 sayısının "ayrılık, neşe ve hayat" anlamına geldiğini söylemişti.
"23 muamması"na şüpheyle bakanlar da yok değil. Onlar bu tesadüfleri tek bir sayıya odaklanmaya bağlıyor. Bu doğru olabilir ama bazıları bu 23'lerle eğleniyor, bu uyumdan zevk alıyorlar. Bu arada diğerleri için 23 sayısı hayatı oldukça zorlaştırıyor.
Genesis P. Orridge (kurduğu müzik grubu Psychic TV 23 ay boyunca her ayın 23'ünde albüm çıkarmaya niyetlendi, 17'inci nedense sonuncu oldu) başka bir İngiliz müzik grubu olan Cabaret Voltaire'in elemanlarına bu muammadan bahsetti. İlgilenseler de şüpheyle yaklaştılar. İki gün sonra Genesis'i aradılar:
"Seni serseri! Üç konser vermek için Hollanda'ya geldik. Oteldeki oda numaramız 23 ve ayın 23'ündeki konser bir felaketti. Döndüğümüz her yerde 23'ü görüyoruz. Ne yaptın sen?"
Genesis'in cevabı "Fark etmeye başlayacağınızı söylemiştim" oldu.
Fakat söyle bir düşünmeye başlayınca bir çok alanda 23’e rastlıyoruz:

Bilim
Her ebeveyn çocuğunun DNA'sına 23 kromozom verir.
Kanın tüm vücuttaki dolaşımını tamamlaması 23 saniye sürer.
Dünyanın ekseni yaklaşık 23,5 derecedir.
Neptün gezegeni 23 Eylül 1846'da keşfedildi.

Spor
Birçok sporcu Michael Jordan'a ithafen ya da onun gibi olmak için 23 numaralı forma giyiyor. Buna iki örnek İngiliz futbolcular David Beckham ve Sol Campbell.
Manchester City futbol kulübü 2003 yılından beri hiçbir oyuncusuna 23 numaralı forma giydirmiyor. Bunun nedeni 26 Haziran 2003'te oynarken ölen Marc-Vivien Foe'nun forma numarasının 23 olması.
NBA'in Cleveland Cavaliers takımında oynayan LeBron James'in forma numarası 23'tür.
"Family Guy"ın bir bölümünde Peter'ın bahis kuponunda 23 sayısı yer alır.
"Lost"ta düşen uçağın kuyruk kısmından kurtulan yolcu sayısı 23 idi. Rose ve doktor Jack uçakta 23'üncü sırada oturuyorlardı. Filmin ana karakterlerinden Kate'i yakalayana 23 bin dolar ödül vardı. Ve dizide sıklıkla karşımıza çıkan şifrede 23 sayısı yer alır.
"Heroes" dizisindeki karakterlerden biri 23 numaralı otel odasında kalır.

Sinema
"Matrix Reloaded"daki açılış şifresinde son ve en önemli sayı 23'tür. Ayrıca Architect, Neo'ya son görevi olan Zion'u yeniden inşa etmesi için "Matrix'ten 23 kişi seçmesi gerektiğini" söyler.
"Beşinci Güç"te (Fifth Element) hikaye 23'üncü yüzyılda, 2263'te geçiyor.
"Con Air"de 23 tecavüzden suçlanan adam "Johnny 23" adını alıyor.
Pedro Almodovar'ın "Konuş Onunla" filminde komadaki kadın Alicia geçmişte yaşadığı binanın kapı numarası 23'tür.
Robbin Williams'ın rol aldığı "Baskı"da (One Hour Photo) süpermarketteki dijital sayaçta ve bir karakterin tişörtünün üzerinde 23 sayısı görülür.
"Büyük Lebowski"de Ahbap ve arkadaşları hep 23'üncü caddede oynuyor.
"Bıçak Sırtı"nda (Blade Runner) Dünya'ya kaçan 23 kişi öldürülür.
"Kabus Gecesi" (Jeepers Creepers) filmlerinde şeytan karakteri 23 yılda bir 23 günlüğüne insanları yemeğe gelir.
"Prestij"de Christian Bale'in karakteri Alfred Borden hapishanedeyken 23D hücresinde kalır.
Matematik
Roma rakamlarınde 23, XXIII şeklinde yazılır: İki "X" ve üç "I".
Eğer 1 sayısı dikkate alınmazsa tam sayılar 2 ve 3 toplama yoluyla başka bir tam sayı oluşturmak için yeterli en küçük sayılardır. (örn: 13= 2 + 2 + 2 + 2 + 2 + 3)
Pi sayısının (3,14159) ilk altı basamağının toplamı 23'tür.
Olasılık teorisinde, doğum günü paradoksu şöyle geçer: Rastgele seçilmiş 23 kişi arasında, en azından iki kişinin doğum günlerinin aynı olma olasılığı yüzde 50'nin üzerindedir.

Doğanlar ve ölenler
Bazı kaynaklara göre William Shakespeare 23 Nisan 1564'te doğdu ve 23 Nisan 1616'da öldü.
Oyuncu River Phoenix 23 Ağustos 1970'te doğdu. 1993'te Cadılar Bayramı'nda 23 yaşında öldü.
Jül Sezar suikasta uğradığında 23 kez bıçaklandı.
Alman bilgisayar korsanı ve Trojan virüsünün kaşifi Karl Koch 23 Mayıs'ta öldü. İntihar ettiği ve bu tarihi bilinçli olarak seçtiği tahmin ediliyor.

Kültür
Beatles'ın en son kaydedilen albümünün son şarkısı "Her Majesty" 23 saniye sürüyor.
Prince'in "Gett Off" adlı şarkısında şu sözler yer alıyor: "Twenty-three positions in a one-night stand" (Tek gecelik ilişkide yirmi üç pozisyon).
Alternatif rock grubu Jimmy Eat World'ün 2004 yılında çıkan albümü "Futures"daki son şarkının adı "23" ve şarkının süresi yedi dakika 23 saniye.
Latin alfabesinin 23'üncü harfi olan W'nun iki ucu aşağı, üç ucu yukarı bakar.
X-23 (Laura X olarak bilinen Laura Kinney) çizgi roman "X-Men"den hayali bir karakterdir. 23 numaralı deneyden adını alan X-23 Wolverine'in bir klonudur.
Din
Kuran'ın Hz. Muhammed'e indirilmesi 23 yıl sürdü.
Bir inanca göre Adem ve Havva'nın 23 kızı vardı.


Bu kadar 23 bulduktan sonra 23 numara filminin yapılmasına hiç de şaşırmamak gerekir.

Film özetle şöyle:



Çocuğu ve karısıyla beraber gayet sıradan bir hayat süren ,hayvan toplayıcısı Walter Sparrow(Jim Carrey) eline geçen 23 numara isimli kitapla kendini bir anda paranoyak bir durumun içerisinde buluyor.Jim Carrey’i zaman zaman da olsa komedi dışı türlerde görüyoruz ama hiç bu kadar mistik ve paranoyak bir Jim Carrey izlememiştim.Bence olmuş, Carrey’e yakışmış.Kayıp kişilikli katil rolünün altından kalkacak kadar deneyim ve yetenek sahibi olduğunu göstermiş.Ayrıca yaşıma rağmen fiziğim de gayet yerinde ,sevişme sahnesi de çekerim yarı çıplak kamera karşısında salınırım da demiş.Hiç kötü de olmamış.Filmin 23 lü kısmına göz atacak olursak eski püskü bir kitapla başlayan 23 serüveninde 23 sayısını bulmak adına yapılan hesaplar her hangi bir formüle dayanmadığı gibi 32 bulup tersi 23 gibi repliklerle çoğu zaman kafamı karıştırdı.


Filmin enterasan yanı ise filmdeki hemen hemen bütün karakterlerin,kitaptaki kahramanlarla harmanlanmasıydı.Walter Sparrow’un günlük hayatındaki insanların kitap kahramanları olarak karşımıza çıkması yerinde ve başarılı olmuş.Kitabın konusunu daha etkili ve cazibeli hale getirmiş.Bir sure sonra filmde ürkmeye,gerilmeye başlıyorsunuz.23'ler havada uçuştukça beyninizden kendi 23'lerinizi arama sinyalleri gelmeye başlıyor.Walter’in paranoyası odayı dolduruyor.Finalde ise ince işlenmiş flash backler,yerinde bir son var.(en sondaki katil bile olursanız olun her zaman doğruyu yapmalısınız mesajını,sevimli mutlu aile tablosunu saymazsak)

Her zaman işlenen konuların dışında ,bir rakamın etrafında dönen keyifli bir yapıttan çok da öte olmasa da , film bir kere isim ve konu itibari ile çekici,bu çekiciliğe kapılıp filmi izleyince tüh be denecek türden hayal kırıklıkları yok.Vaktinizi ayırın bir göz atın.

Uyarı:
Fakat kitabın girişinde de dediği gibi ,sakın kendinizi kitaptaki kahramanların yerine koymaya kalkmayın.
Film bittiğinde kendimi doğum tarihimi toplarken buldum:

10+5+8+0= 23
Evlilik yıldönümüm= 23 haziran
diye düşünürken koltukta uyuyakalıyorum.Gözümü açıyorum saat 23:23

23 Eylül 2009 Çarşamba

Alacakaranlık:Vampirler geri döndü!

Aman Tanrım!!! Vampirler hortladı.(Vampirler için hortlamak kelimesi çok doğru bir tanım olmasa da :) durumu özetleyen en iyi cümle bu maalesef ) Her zaman beyazperdenin en karizmatik, en özenilesi korku karakterleri vampirler olmuştur.                                 



Nosferatu,Vampir filmlerinin en iyilerinden biri olmasının yanında,korku filmleri içinde de hatırı sayılır bir değere sahip.




1922 yılında çekilen Nosferatu tarihte bilinen ilk Vampir filmidir. Film Bram Stoker’in özgün bir uyarlaması olduğu halde kaynak belli etmemek adına Nosferatu ismi kullanılmıştır.1930'da Dracula olarak filmi yapılan, Bram Stoker’in Kont Drakula’sı, gelmiş geçmiş en karizmatik korku fenomenlerindendir. Coppola'nın Draculası da korku klasikleri arasındadır.Ann Rice romanından uyarlama olan Vampirle Görüşme’de acımasız ve bencil Lestat(Tom Cruise), yalnız ve vicdanlı Louis(Brad Pitt),Aristokrat Armand(Antonio Banderas) vampir karizmasını göklere çıkartıyorlardı.Vampir avcısı, iyi kalpli yarı vampir Blade karakteri ile
konu alt dallara ayrılmaya başlasa da filmde tüylerimizi kaldıran Frost gibi acımazsız vampirler bolca vardı.Çok uzun yıllardır, korku ve acımasızlık sembolu olmuş vampir karakteri, bu kez karşımıza Alacakaranlık serisi ile çok güçlü bir aşk hikâyesinin, iflah olmaz Romeosu “Edward Cullen “ olarak çıkıyor. Kitabın çığ gibi büyüyen okuyucu kitlesinin yanına kötü de olsa serinin ilk filmi Twilight(Alacakaranlık) çekilince, tam anlamıyla yer yerinden oynadı.






Vampirle Görüşme ünlü oyuncu kadrosuyla çok iddialı bir yapımdı.





İlk film biraz aceleye gelmiş ya da küçük bir bütçeyle çekilmiş olsa bile, Alacakaranlık fanları tüm dünyayı ışık hızıyla sardı. Tabi bu ilgiden memnun kalan yapımcı firma Summit Entertainment serinin ikinci filmi Yeni Ay’ı çekmek için kolları hemen sıvadı. Yeni Ay 20 Kasım 2009 ‘da tüm dünyada vizyona giriyor. Film vizyona girmeden trailerleri internette en çok tıklananlar arasında. Çekimler herkes tarafından yakından takip edildi. Kaçak fotoğraflar basına sızdırıldı. Nefesler tutuldu 20 Kasım bekleniyor.(Bu arada serinin üçüncü kitabı Tutulma’nın (Eclipse) çekimlerine başlandı bile.)




Peki, nedir bu kadar ilgiyle takip edilen? İzleyici yorumlarına göz atacak olursak seri konu olarak, genelde gençleri hedef alsa da,30 yaş üstü izleyiciler de nasibini almışa benziyor. Filmi izleyip kendini 20’li yaşlarda hissedenler, karakterlerin yerinde olmak isteyenler bağıra çağıra ilk filme alkış tutuyorlar. Bunda tabi oyuncu seçiminin çok büyük etkisi var. Filmdeki herkes tam bir ekran yüzü, güzellik, çekicilik, cazibe ön planda.(Oyuncuların bu kadar ilgi göreceği öngörülmüş müydü orası meçhul tabi. Duyumlara göre Alacakaranlık yönetmeni Catherine Hardwicke,Robert Pattinson’u Edward Cullen olarak seçtiğinde, Submit Entertainment buna şiddetle karşı çıkmış. Bu çocuğu nasıl o mükemmel yaratık haline getirecekleri konusunda bayağı tartışmışlar.)Edebiyat çevreleri tarafından eleştiri yağmuruna tutulan Stephanie Meyer bütün bunlara rağmen 4 kitapla hala çok satanlar arasında. Konunun çok içine girip mantık hatalarını aramadan, dışardan bir bakış atacak olursak, dört kitap boyunca genç bir kızın tutkulu aşk hikâyesi anlatılıyor. Bu aşk hikâyesinin esas oğlanı, burjuva ve eğitimli bir vampir ailesinin, yetenekli ve süper yakışıklı vampir oğulları olunca, hikâyenin içine biraz da modern kurt adam efsaneleri serpiştirince; aslında bu ilgiye çok da şaşırmamak lazım.
Alacakaranlık (Twilight) filmi ile ilgili düşüncelerimi daha önce sizlerle paylaşmıştım.(Filmler-yorumlar bölümünde bulabilirsiniz)Bu çılgınlığın yavaş yavaş kor haline gelmesini bekleyip öyle izlediğim filmden sonra baktım ki durum hiç de yatışacak gibi değil, kolları sıvayıp kitapları okudum.



Yeni Ay’da,Edward (Robert Pattinson) fanları tatmin olacak mı henüz bilmiyoruz ama ilk filmde minik, sevimli bir Kızılderili iken Yeni Ay’da sanki ölçeği büyültülmüş gibi karşımıza çıkan Jacob’un (Taylor Lautner) yeni yetme star kategorisine ekleneceğine kesin gözüyle bakılıyor. İlk filmin getirdiği şöhretten sonra riske atılacak bir durum kalmadığını anlayan yapımcılar da bu sefer kesenin ağzını açmışa benziyor. Gelen ilk görüntülerde özellikle makyajlar ve dijital efektler ilk filme göre bir hayli üst düzeyde. Uyarlamaya değinecek olursak, ilk çalışmada da uyarlama kötü değildi, bu kitap için de sahnede yeterince tatmin edici bölümler olacağını düşünüyorum. Tutulma daha aksiyonlu ve daha hareketli geçeceğe benzerken, kendi adıma Victoria karakterini oynayan” Rachelle Refevre”nin Tutulmada yer almayacak olmasına üzüldüm. Karakter için seçilen isim: Bryce Dallas Howard. Final kitabı Şafak Vakti’nin ise iki bölümde bile perdeye aktarılma durumu söz konusu. Yani bu Alacakaranlık efsanesi birkaç yıl daha bizlerle anlamına geliyor.


 
Bu kadar çok yankı uyandıran serinin ardından tüm yapımcılar da kolları sıvayıp, güncel vampir hikâyeleri avına cıktı bile. Vampir dünyasını daldığı uykudan uyandıran Stephenie Meyer’e teşekkürler. Sayesinde daha çok Vampir filmi izleyeceğiz gibi gözüküyor.

18 Eylül 2009 Cuma

ZOOM: Pedro Almodovar


1949 yılında La Mancha'nın İspanyol bölgesindeki küçük bir kasabada doğan Pedro Almodovar, İspanya’nın Luis Bunuel’den sonra uluslarası ünü olan yönetmenlerindendir. Sinema üzerine eğitim alamamış olmasına rağmen 70’li yıllarda Madrid’e giderek çalıştığı işlerden biriktirdiği parayla ilk kamerasını almış ve ağabeyi ile birlikte sinema üzerine çalışmaya başlamıştır. 1974’ten itibaren birçok film çeken Almodovar ilk kez 1993 yılında Kika adlı filmi ile dikkat çekmiş,1999 da çektiği “Annem Hakkında Her şey” (Todo Sobre Mi Madre) filmi ile ise, bütün dünyada üne kavuşmuştur.


Annem hakkında Her şey, kadınlara ve annelere ithaf edilmiş hüzünlü bir o kadar da keyifli bir yapımdır. Almodovar, kadınların iç dünyasına çıktığı yolculukta kimlikleri, tercihleri, sıra dışı hayatları bütün doğallığıyla perdeye aktarmıştır. Oğlu Esteban'ı bir araba kazası sonucunda kaybeden Manuela, oğlu hayatta iken, hiç görmediği babasının kimliğini sürekli saklı tutmuştur. Acısını dindirmek adına, Babasını görmeyi çok arzulayan oğlunun anısına Barselona'ya eski eşini aramaya giden Manuela, ona oğlunun ölmeden önceki son sözlerini söyleyecektir. Filmin genel özetine bakıldığında çok sade dramatik bir konu gibi gözükse de, açılımı çok şaşırtıcı, çok sürprizli ve aynı zamanda da sarsıcı bir film var karşımızda. Almodovar konuyu o kadar güzel işliyor ki bazen çok dramatik sahnelerde ağlayacakken hemen saniyesinde gülüyorsunuz, tüm film boyunca duygusal modunuzu yükseltiyor ve filmin sonundaki ithaf yazısını okuyunca ağlamaya başlıyorsunuz. Koca film boyunca aslında anlattığını bir cümleyle size özetliyor.

Bu filminden sonra yakın takibe aldığım yönetmeni, kadınların dünyasındaki bu yolculuğundan sonra bu kez izleyiciyi, erkeklerin dünyasına götürdüğü filmi Konuş Onunla’da ayakta alkışladık. Konuş Onunla, bitkisel hayattaki sevgililerinin başında adeta hastanede yaşayan iki adamın burada başlayan dostluğunu anlatıyor.”Annem hakkında her şey’de karşımıza kadın kokan, kadınsı bir senaryoyla karşımıza çıkan Almodovar, Bu filminde erkekleri de ne kadar yakından incelediğini hepimize gösteriyor. Yine çok sade çok olağan bir durum anlatımı olan filmde sürpriz gelişmelerin olmaması gibi bir durum söz konusu bile değil tabi…


Konuş Onunla Soundtrack de birçok eleştirmen tarafından övgü almış, müzik kültürünüzü bir adım öteye taşıyacak kadar iddialı müziklerle dolu.



Pedro Almodovar adına fikir edinebilmek için izlenmesi gereken üçüncü filmi ise kuşkusuz:
 “Kötü Eğitim” (La Mala Educacion)
 

1960’ların başında çok tutucu bir okulda aşkı,sinemayı ve korkuyu keşfeden iki arkadaşa, zaman zaman okulun müdürü de dâhil olur bu üçlünün 80’lerde tekrar kesişen hayatlarını anlatan film,konusu ve anlatımı gereği çok sert ve çok sarsıcı sahneler içeren,belirli çevreler tarafından eleştirilere maruz kalmış çok konuşulan bir film olmuştur.Çeşitli ödüller için 30 dalda adaylığı olan film, BAFTA dâhil olmak üzere 11 dalda ödül almıştır.
 
 




2007'de Penelope Cruz'a en iyi kadın oyuncu dalında adaylık getiren Volver (dönüş) ise bir başka Pedro Almodovar filmi,Pedro Almodovar'ın vazgeçemediği oyuncuların başında gelen Penelope Cruz,şüphesiz ki kariyerinin en sanatsal performanslarını Almodovar ile birlikte çekti.Volver de bir başka Almodovar görüyoruz,daha eğlenceli ,daha pozitif bir anlatımla aslında çok dramatik ve suç dolu bir filmi çoğu zaman kıkırdatarak izletiyor bize.Fantastik öğeler(aslında hiç de Almodovarcı bir davranış değil) sizi şaırtsa da filmin sonunda bütün neden niçinlerin cevabı size verildiğinde böyle ağzınız açık ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi.Bu filmin kısa özetini bile geçsek izleyeceğiniz şey çok farklı olacağından,bence hiç okumadan alın izleyin derim.Bu tarzı ,yönetmeni,İspanya havasını sevmeseniz bile Penelope gerek sahne yüzü gerek oyunculuğuyla izlenmeye değer.