Sinemasız hayat,tuzsuz popcorn gibidir...

15 Aralık 2010 Çarşamba

Social Network:Biz arkadaş kazanırken,Mark ne yapıyordu?


Tabi bir Fight Club kadar sanat eseri değil,Seven kadar dahiyane mi? Zodiac 'a benzeten oldu mu kurguyu?

David Fincheri severim.Hatta çok severim.Ne zaman Fincher izlesem,bir anda mualif oluveririm.Neyle savaştığımızı sorgulamak isterim.Ama Fincher da insan değil mi? O da güncel seylere el atmak istemiş belli ki,yüzyılın icadı (!) facebook hikayesi eline düşmüş e adam bunu değerlendirmesin mi? Öyle ortalığı ayaklandıracak Fincher'i kınayacak çok da bir durum görmüyorum.Herkes durağan sularda yüzmek ister.
Ayrıca çok durağan su da zordur.

Şu noktada Social Network filmi çok zor: Hali hazırda sanal alemi anlatmak 1001010010 ları ete kemiğe büründürüp,"facebook" etrafında kopan gümbürtüyü seyirciye aktarmak!
Film çok tempolu,diyaloglar çabuk çabuk,Mark dahi ya,düşünceleri fırtına gibi! Bu filmde bir dünya kurmuyorsunuz,sadece bir durum anltıyorsunuz,aslında durum bile değil,öyle bir öğrenci çekişmesi işte,sadece ucunda milyar dolarlar var.Demek istediğim o ki,filmin başında nefesinizi alın gözlerinin açın,öyle sağa sola kafanızı cevirip de dikatinizi falan dağıtayım demeyin,zira Fincher metroya binmiş gibi.

Şahsen ben,bir facebook kullanıcısı iken bu olaylı ve de "Bir kaç düşman kazanmadan 500 milyon arkadas edinemezsiniz" gibi iddialı ve perde altından da dramatik söylemli bir sloganla yola çıkan "The facebook" pardon pardon The yı atıyoruz,sadece facebook (Cleannn...Yeri gelmişken Mr. Napster'den bahsedelim,süphesiz ki filmin en çakal,en beleşçi karakterini oynayan Justin ısınmış gözüküyor bu işlere.Etliye sütlüye değmeden,Eduardoya çukurunu kazdırıp içine gömen adam olarak gözüken Mr.Napster,filmin sonunda duyuyoruz ki hala facebook da % 7 hisseye sahip.Ama adam bu patlayacak yanar dağın isim babası,populerlik yolunda atılan ilk adım "the" yi kaldırmak! ) filmini görmek isterim.
Gördükten sonra peki ne hissederim? Mark'ın arkadaslık ilişkileri ben de iz bırakmaz ki...Vay be derim,dünyanın en genç milyarderi! Yaptığına bakarım...

İşte tam da anlaşılması gereken bu, kim nederse desin,Fincher bu anlamda yine başarılıdır!


10 Aralık 2010 Cuma

Günün sorusu:Yemek yemek,dua etmek ve sevmek üzerine kötü bir film yapılabilir mi?


Yemek yemek,dua etmek ve sevmek üzerine kötü bir film yapılabilir mi?
James Franco ,Julia Roberts ve Javier Bardem'e rağmen kötü bir film yapılabilir mi?

Bu iki soruya EVET yanıtı vermek kulağa hiç hoş gelmese de .EVET Eat Pray Love (Ye dua et sev ) kötü bir film olmuş.

Genel olarak metropol insanının (New York insanı da demek doğru) Calışan,yanlızlaşan,hırs içinde hayatta kalma savaşı veren toplum bireyleri haline gelmesiyle oluşan kronik insani mutsuzlugu dindirme cabaları anlatan aynı adlı kitaptan esinlenen film konudan beslenemiyor,ancak sığ sularda yüzüyor. Klasik Avrupa huzurludur,hindistan ve türevleri ermiştir.Tası tarağı toplayın oralara göçün,hayatınızı huzurrrrlllaaaaa yaşayın...felsefesini bünyeye salan film,kenarda birikmiş ufak serveti olan insanlar için alternatif oluşturabilir.(tası tarağı bile toplamadan sen kalk git italyada 6 ay kal ye iç gez,ardından hindistana git ordan Bali'ye filann....)

kendi adıma filmden en beğendim kare,Julia Roberts'in o mutheşem spagettiyi afiyetle yemesi ve koskoca bir pizza yerken,yüzyılın salgını kronik diyet hakkında kestiği ahkamlar.Evet artık cinsiyet bile gözetmeden metropol insanı hergün yedigi lokmaları sayıyor ve fazla kaçanlar için yattığında vicdan azabı duyuyor...Fakat tabi kimse de Julia gibi yiyip yiyip incecik kalmıyor :)

Benden tavsiye filme aç gidip,çıkışta bir italyan mutfağına gitmekte fayda var :)





12 Kasım 2010 Cuma

Şafak iki kerede sökecek:Twilight Saga:Breaking Dawn



Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik.Finali ikiye bölmek kitabın yoğunluğu açısından doğru bir yaklaşım olsa da,rant kaygısı eleştirilerini de beraberinde getirir.Çünkü iki filmin arası tam bir seneymiş!!!Evet evet tabi ki Alacakaranlık serisinden bahsediyorum.
Twilight (Alacakaranlık) bir bomba etkisi yaptı!
New Moon(Yeni Ay) bombanın etkisiyle kulaklarımızı sağır etti adeta.Tüm ihtişamıyla konuşuldu yazıldı,çizildi.
Eclipse ( Tutulma) noluyor ya biz aşıktık,onlar aşıktı,kim kime aşık,neden dövüş sahnesi izliyoruz ... vb..vb... gibi oldu mu ne? Ama olsun biz yine de seviyoruz bu hikayeyi ...
Eee  Breaking Dawn (şafak vakti) gelecek nefesi tutuyor muyuz sizce? Alacakaranlık'tan sonra sabırsızlandığımız gibi miyiz? Yeni Ay'da Jacob'un vucudunu izleyip de Edward'ı göremeyen genç kızlarımız bile yine de Eclipse için bilet kuyruğuna girdi.Eclipse'de David Slade'e ümit bağlamış bendeniz,Chris Weitz 'den gömlek gömlek iyi bir iş çıkartmış olsa da yine de (konunun da biraz ne istedigini anlamayan herkese aşık Bella tarafına kaymasıyla tabi ki ) bu kadar ilgi toplayan bir seri için başarısız yapımlar olarak tarihe geçecekler.

Kabul edelim Meyer'in bu çok fantastik ve fantazik aşk öyküsü,(edebi anlamda da bazı yerlerde tökezliyormuş) yeni yetme Hollywood yakışıklıları sayesinde pirim üstüne pirim yapıyorrr!!!

Başta da söylediğim gibi serinin son kitabi Safak Vakti ise diger kitaplardan daha yogun olmasi sebebiyle iki bolum olarak cekiliyormuş.Birinci bolumü 18 Kasim 2011de ikinci bölümü 16 Kasım 2012'de  vizyona girecek,iki bölümün de yonetmeni ise Bill Condon.Bill Condon'u yönetmen olarak Dreamgirls'ten,senarist olarak da Chicago'dan hatırlıyabilirsiniz.Genel duruşu itibariyle iddiasız ama düzgün işler yapmayı başarmış yönetmenin serinin en son ,en ihtişamlı kısmını çekecek olması beni düşündürüyor.Fantastik vampir dünyasının doruğa çıktığı Breaking Dawn'da bu mantıksız ama sürükleyiciyi öyküyü efektler ve olağanüstü makyajlarla mı destekleyecekler yoksa işin aşk,romantizm tarafından dem vurup Vampir çiftlerimizin aşkına mı gark edecekler bizi!

DIKKAT SPOILER *** Tabi ki Jacob ve Renesmee'nin hayli değişik aşk kavramını atlamıyorum.Merak içindeyiz doğrusu!Stephenie Meyer fantastik olduğu kadar çaktırmadan da tutucu düşüncelerini zerk ettiği kitabında aşkın sınırları ve mutahasıplık arasında çizdiği çizgi,filme ne kadar yansıyacak şu an kestiremiyorum açıkçası.
Burayı biraz açalım bence.Edward'ın evlenmeden olmaz tripleri,Bella'nın olası yaratık doğuracak olmasına rağmen kürtaja asla yanaşmaması,doğan bebeklerine babaanne ve annaanne isimlerinin karışımı olan sacmasapan Renesmee ismini vermeleri,Meyer'in çok fantazik-fantastik ama bir o kadar da muhafazakar olabiliceğini gösteriyor.Bence kitaba sadık kalınması  fanatikleri memnun etmek adına iyi bir adım olacaktır.
Vampir severleri de daha tatmin edecek bir yapım bekliyorum.Volturilere karşı toplanmış çeşit çeşit vampir cinsinin tasvir edildiği sahneler başarılı oyuncu secimi ve makyaj ile görsel şölene dönüşebilir.Belki bu kadar bekleyince Aro ve Cauis Voltori de biraz görüntü olarak kemale ermiş olur.(Tabi vampirlerin yaşlanmadığını unuttuk!)***
Bol karakterli bu kitabın hangi karakterlerine son filmde şans verecekler bilmiyorum ama populer Cullen ailesi en azından Tutulma da bizlere geçmişlerinden bir şeyler paylaşmışlardı.O yüzden kurtadamlarımızdan biraz aksiyon bekliyorum.Cünkü filmin aristokrat vampirler,sokak cocugu kurtlara karşı gibi,bakış açısına bağlı,yönetmenin yönlendirmesiyle de (bkz:Chritz Weitz bunu gözümüze gözümüze sokmuştu) ırkçı kaçabilecek bir tarafı da yok değil.

Çekimleri bu sefer basına daha kapalı başlayan filmden özellikle öpüşme kareleri basına yansıdı bile,ama daha resmi poster aşamalarına gelinmedi  ve trailerler  dönmeye başlamadı.








Böyle konuştuğuma bakmayın,seriyi beğenip beğenmemem çok önemli değil,bu garip vampir filmini ben de takip ediyorum.Kalitenin düşüklüğü,daha iyisini yapabilecek durumda olmak,hikayenin elle tutulur mantıkta olmayışı falan filan...bütün bunlara rağmen Alacakaranlık serisi bir şekilde bir çekim gücü elde etti.Burda da başarılı bir durum çıkıyor ortaya.Ben zaten duyduğum vampir filmini koşa koşa izlerim.Ama seri izletmek kolay değildir.İyiydi kötüydü,makyaj felaketti,Edward silikti,Jacob çıplaktı,Bella salaktı derken 3 filmi de vizyona girer girmez izlemedik mi?Cevap hep aynı gibi geliyor:Evet izledik!

O zaman burda Alacakaranlık serisinin iyi ya da kötü olması hiç farketmiyor.Takip edilme başarısı yakalamış bir yapımdır.Fanatiklere bol sabır,malum süre uzun!










Meraklısına not:Geri dönüp bir kez daha hatırlamak isterseniz:
http://belongcinema.blogspot.com/2009/07/twilight.html

http://belongcinema.blogspot.com/2009/11/alacakaranlk-efsanesiyeni-ay-ne-efsane.html
http://belongcinema.blogspot.com/2010/07/twilight-sagaeclipse-tutulma.html

ilk üç film için naçizane,nasıl da iyimser başlamışım :)

1 Kasım 2010 Pazartesi

Last Chance Harvey



Dustin Hoffman ismi bir filmi izlemem için yeterlidir.Hiç romantik dram izleyecek durumda değildim ama Dustin Hoffman'in gözleriyle bile rol yapmasını kaçırmak hiç doğru gelmiyor insana.Bu küçük ama dev oyuncuya tüm sadeliğiyle iri yarı Emma Thompson'un eşlik etmesi başta biraz tuhaf gelebilir ama iyi şeyler yanyana hiç sakil durmuyor.

Orta yaşı geçmek üzere olan Harvey,aslında çoğu mutsuz insandan birisidir.Başarısız bir evlilik yapmış,ayrılıktan sonra eşiyle kızından başka bir ülkede günlerini geçiren,yaptığı işten hoşnut değil ve işi teknolojiye yenilmek üzere olan bir adam.Eski karısı Londra'da tekrar evlenmiş ve mutlu bir evlilik sürdürmektedir.Kızının düğün törenine davet edilen Harvey,pazartesi günkü toplantısına da yetişmek düşüncesiyle plan yaparken,hafif çaplı bir mecburi izne çıkartılacagını sezinler.Yine de Londra'ya uçan bu yanlız adam,düğün kutlamalarında tam bir "ikinci sınıf baba"konumuna düşecektir.

Şimdi Harvey'i bir kenara bırakıp,Kate'e dönelim,Kate'de çıtır yıllarını çoktan geride bırakmış,Londra'da havalalında bir işi olan,sorunlu annesiyle sürekli ingilenen ve cevresinden ona bulunan koca adaylarıyla ümitsiz görüşmeler yapan bir kadındır.

Eeee,nerde birleşiyor bu hikaye?

Aslında tesadüflerle örülen bir aşk anlatımı filan yok! Pardon tesadüfler var da öyle çarpışıp,koklaşıp büyülendikleri sahneler yok filmde.Harvey Londraya indiği anda havaalanından cıkarken iki çift laf söylemek zorunda kaldığı bu kadını dönüş uçağını beklerken de görünce resmen,bariz kur yapıyor!
Seviyorum böyle filmleri.Adam beğeniyor kadını,asılıyor işte.Kaç yaşında olduğu önemli mi?Tamam biraz yaşlı ama ne de olsa eğlenceli biri!
Evet izlediğimiz şey sadece bu  iki hayattan ve hayattan ne bekleyip bazen ne alamadığımızdan ibaret!Çünkü birşeyler peşinde koşarken genelde ayağımıza dolanan fırsatları şansa çevirmiyoruz.Ya da şansımız bize önümüzde gülümserken arkadan  gelmesi gerekeni bekliyoruz.İşte film size böyle böyle şeyler hissettirebilir.

Dustin hoffman'ı izlemek de Kramer Kramer'e karşıyı ,Yağmur Adamı,hatırlatır."Vay Be" dedirtir,ne oyuncular vardı!

26 Ekim 2010 Salı

Hayat süprizlerle doludur ama kimin için?:Mine Vaganti/Serseri Mayınlar


Ferzan Özpetek'in beni bu kadar güldürebileceği hiç aklıma gelmezdi.Ama onun yeteneğine o kadar güveniyorum ki bu farklı tarz bile şaşırtmadı beni.Ferzan yapar! Herşeyi en ince ayrıntısına kadar işler.Size de sadece arkanıza yaslanıp keyfini çıkarmak kalır.Bugüne kadar çektiği filmlerde hep derin bir hüzün,yaralı bir aşk hikayesi olmasına rağmen,yüzümüze gülücük konduran sahneleri de serpiştirivermişti aralara.Ama Serseri Mayınlar farklı.Serseri Mayınlar,hüzünlü bir iç karmaşası,tutkulu ama imkansız bir aşk hikayesi,karmaşık ama sevgil dolu bir aile ilişkisi...Bütün bunları bize izletirken de bazen kahkahalara boğan keyifli bir durum komedisi.

Romada okuyan Tommaso,Lecce gibi küçük bir İtalyan şehrinin zengin ailelerinden birinin oğludur.Bölgenin makarna üreticisi köklü ailenin işlerini büyük ağabey Antonio babasıyla beraber yürütmektedir.Okulu bitiren Tommaso'nun da fabrikaya ortak olması için çalışmalar başlar.Fakat Tommaso Roma'da çok farklı şeyler hayal etmektedir.Tek istediği yazar olup,sevgilisi ile birlikte Roma'da yaşamaktır.Ayrıca herkesin atladığı küçük bir ayrıntı vardır.Bu köklü Lecce ailesinin küçük oğlu gaydir.Bu durumu ortaklık yemeğinde açıklamaya kararlı olan Tommaso konuyu ilk olarak abisiyle paylaşır.Fakat yemek tam bir faciaya dönüşür...Ortada çok daha büyük sürprizler vardır....

Ferzan Özpetek'in oyuncuları vardır.Kendi castı olan yönetmenleri hep beğenmişimdir.Farklı filmlerde farklı karekterleri oynasalar da yönetmenle aralarındaki uyum filmin başarısını bir kat daha artırır.Ferzan özpetek dde çoğu filmin de aynı oyuncularla yol almayı seçmiştir.Ferzan bu sefer Serrasız, bu filmde yeni yüzleri görüyoruz ama belli ki Özpetek onlarla da uyumu saniyede yakalamış.Takip edebildiğim kadarı ile İtalyan sineması çok başarılı genç oyunculara sahip.
İşte böyle kendi halinde ama bir o kadar da karmaşık bir aile öyküsü var karsımızda.Renkli insanları yine biraraya getiren Ferzan,karekterlerle kurduğu öyküsünü,duygularla süslüyor.Daha önce de çoğu kez eşcinsel ilişkileri perdeye taşıyan Ferzan Özpetek olaya hiç bu kadar espiritüel yaklaşmamıştı.Gülmekten kırılacağınız,müthiş doğallıkta diyaloglarla taçlandırılmış zengin bir metni var bu filmin.Büyükanne üzerinden göndermelerle,flashbacklerle anlatılan hikayenin,hırçın bir kız kahramanı da var.Umutsuzca aşık ama bir o kadar mantıklı.Çok gerçek hayatlar izlerken,çok masalsı hikayeler de dinletiyor Özpetek bize.Ahenk içinde dans ede ede bir film izliyorsunuz.Filmde bir eşcinselin gizlediği hayatıyla,sürdürmesi gereken hayatı arasındaki gel gitleri de tüm sadeliğiyle ortaya koyuyor yönetmen.

DIKKAT SPOILER!!!

Hatta bir ara aman tanrım bir kıza mı aşık oluyor bu çocuk!!! diyecek gibi oluyorsunuz.Ferzan Özpetek hakkında çok şey bilmiyorsanız bu tatlı aşk için umut bile besleyebilirsiniz.
Abartmadan da söyleyeyim,öyle bir intihar kurgusu var ki filmde,o bile zamanında,o bile huzurlu,o bile çok orjinal.(bilmem belki de abarttım :) ama gerçekten ince bir düşünce)

Veee baştan aşağı o coşkulu dil İtalyanca ile izlediğiniz filmin sonunda adeta bir tiyatro oyunu sona eriyor. Özpetek'in, filminin tüm karakterlerini ve zamanlarını birbirine geçirdiği parti sahnesinde çalan Sezen Aksu şarkısını  filmin ardından döne döne 15 dakika daha mırıldanıyorsunuz...

Memleketime çoktan bahar gelmiştir

Başakları şimdiden göğe ermiştir
Dağlarını gelincik basmıştır
Yer, gök ve yürek çiçek açmıştır

Kirazlar olmadan tez vakitte

Asmanın sürgün veren dallarında
Nergisin, zerenin taç yapraklarında
Seninle baharı kutlamaya geliyorum


başımı omzuna yaslamaya
Hayata yeniden başlamaya
Bağında, bahçende, pınarlarında
İçimi yıkamaya geliyorum


Caddelerinde kızlarla oğlanlar

Oynaşıyordur şimdi, ah! hem de nasıl
Başlayan, biten, tazelenen aşklar
Başlıyor ömrümüzde yeni bir fasıl...

15 Ekim 2010 Cuma

Julie & Julia


Tanrı Merly Streep'i korusun!Böylesine gerçek sade bir konuya bile enerjisini kattığı,tehlikeli ilişkilerin o çok kötü kalpli kontesi iken,sevgi dolu ve komik bir kadını böylesine canlandırdığı için ona sonsuz teşekkürler.
Evet size çok gereksiz bile gelse de ,aksiyondan teknolojiden başka birşey izlemem deseniz de Merly Streep'i Julia rolünde izlemeden bu dünyadan göçmeyin derim.Tamam tamam Amy Adams'ın hakkını yemiyorum.Tabi ki kendisi zaten herkesin dikkatini çekip,yeni başarılı oyuncular içinde yerini aldı bile.Duru ve sevimli yüzünü daha iyi rollerde bizden esirgemesin lütfen.
Julie ve Julia iki gerçek hikayeyi birbiriyle hiç kesiştirmeden harmanlayan,bunu bence çok da yerinde yapan bir anlatıma sahip bir yapım.Julie geçmişinde çok başarılıyken,yazar olmanın ucundan dönmüştür.Daha sonra bir anda kariyer planlarından vazgeçmiş mutsuz bir devlet memuru oluvermiştir.Arada sırada tökezleyen ama iyi bir evliliği vardır.Julia Child ise Fransız mutfağı hakkında çok hoş bir kitap  yazan daha sonra renkli kişiliği ile tv de de yapımlar gerçekleştirmiş bir aşçı ve yazardır.

Yakın arkadaşının Julie'nin dibe giden hayatını dergiye konu yapmasından sonra Julie silkinmeye karar verir ve kocasının da yardımı ile kendine bir blog sayfayı açmayı planlar.Peki ne yazacaktır? Çocukluğundan beri en sevdiği tarif kitabı olan Julia Child'in kitabındaki 524 yemek tarifini 365 gün içinde yapacak ve yaptıklarını yazacaktır...
Diğer taraftan Julia'nın Paris'e taşınmasıyla onun hayatını da filme dahil eden karelerle keyifli anlar başlar.Bu çok iri ama bir o kadar da sevgi dolu kadın,elçilikte çalışan kocası ile belli ki memleketten memlekete gezmekte ve gittiği yerlerdeki lezzetleri tatmaya adeta tutkundur.Fakat Fransız mutfağını çok fazla beğenir.Fransız yemekleriyle ilgili bir tane bile inglizce tarif kitabı bulamazken bir yandan da boş vaktini doldurmak için şapka tasarlama gibi saçmasapan kurslara gitmektedir.Bir anda ne yapmak istediğine karar verir ve çeşitli yemek kurslarını dener.Ev hanımları için açılmış basit kurslar onu kesmeyince kendini tüm ögrencilerin erkek olduğu ünlü Fransız Cordon Bleu adlı yemek kursunda buluverir.Artık tüm amacı İngilizce bir yemek kitabı yazmaktır.

Şimdi filme Julie tarafından bakınca,eminimki kendine bir blog edinmemiş olanlar hemen bir blog sayfası açıp doyasıya yazmak istediler.Hali hazırda blogu olup da vakit ayıramayanlarsa hemen başına geçip Julie gibi ünlü olmayı hayal ettiler.Hangimiz hayatta hayal ettiği işi yapıp ful kariyer sahibi olup çok mutlu oluyor ki? Bu soru da şöyle bir beynimizde gezindi dürüst olalım!

Ve filmin en sevdiğim şeyi şu oldu: kendimizi Julie'nin azmine kaptırıp sevgi dolu ve Julia'ya adeta büyük bir hayranlıkla bağlı bu genç kadının Julia'dan kocaman bir aferin alacagını bekledik durduk,hatta Julia gelecekti ona yemekler yapacaktı.Julie cok ünlü olacaktı.Ama yönetmen bizi söyle bir sarstı:"Abartmayınn...o kadar da değil.gelip geçici bir şöhret Julieninkisi Altı üstü başarılı bir blog! "

Ne demişti Andy Warhol? :)

Meraklısına not: Çok da spoiler vermek huyum değildir ama Julie'nin bu hareketi Julia Child tarafından pek de sevimli bulunmuyor.Cünkü Julie kendi kendine cebelleşiyor.Yemekleri beceremediği zaman kızıp kendini yerden yere atıyor.Küfürlü yazıyor.Julia Child ise Fransız disiplini almış bir hanımefendi. Julie den hoşlanmaması normal. Yılların emeği Julie’ nin bloguna günlük olmuş. Julie hakkındaki demeci “she is not a serious cook olmuş zaten.

13 Ekim 2010 Çarşamba

Hollywood Jönleri : Geçmişten bugüne ne değişti?


                                           
James Dean
                                                  
James Dean


Alain Delon
Böyle bir başlıktan sonra tüm sinema severlerin aklında James Dean adı yankılanmaya başladığından hemen James Dean ismi ile başlayıp,Alain Delon,Clark Gable biraz daha yaklaşacak olursak Marlon Brando,Robert De Niro,Robert Redfort gibi isimleri anıp,daha yakın geçmişimize zıplıyorum.(Burada parantez açmak lazım,Alain Delon ve James Dean hala Hollywood’un yetiştirdiği en yakışıklı isimlerdir.Milenyumu çoktan geçmiş olmamıza rağmen her yeni çıkan aktörde bir James Dean havası, Alain Delon asaleti eser.)




Sene 1986 Top Gun fırtınası dalgalanarak bütün dünyada esiyor.1981′den beri perdede olan Tom Cruise hedefi tam 12′den vurmuş.Artık Hollywood’un hali hazırda yeni bir yakışıklısı var.Tabi ki Tom Cruise yakışıklılığı ile dikkat çekti ama senelerdir tam 35 filmde aktör olarak boy gösterdi ve çok iyi yönetmenlerle çalışma fırsatı buldu.Böylece 80′li yılların Hollywood jönlüğü tasması da boynunda vicdan azabı gibi kalmadı aksine oyunculuğunda bunu avantaja dönüştürdü.Tom Cruise tüm yakışıklılık anketlerinde boy gösterirken,1990 yılında Pretty Woman’la haksızlık etmek istemem ama kariyerinin en parlak filmini çeken Richard Gere,o zamana kadar o kadar film çekmesine rağmen,filmin konusu ve filmdeki karakterin tarzı itibariyle orta yaşa yakın jönleri sollayıp tahta oturuverdi.
Sinemaya 1987 yılında adım atan 1991 de çektiği Thelma ve Louise’ye kadar pek dikkat çekmeyen ama o dikkati çektikten sonra da 2010 yılında bile en yakışıklı erkekler arasında yer alacak olan Brad Pitt ise gelmiş geçmiş en çok konuşulan Hollywood yakışıklıları arasındadır. Ayrıca Brad Pitt fiziksel görüntüsünü bence oyunculuğu ile aşmış çok çok iyi filmlerde çok farklı rollerin altından başarıyla kalkmıştır. Öyle ki birçok filmde oynadığı rolü ile Oscar’a aday olmuş fakat bir kez bile kazanamamıştır. Bunun sebebini sanat çevreleri Brad Pitt’in yakışıklılığı ile bu kadar ünlenmesine bağlıyor. Zamanında akademi bu kadar popülerliğe bir de ödül verme gereği duymamış. Mesela bana göre Pitt’in daha çok genç olduğu yıllarda 12 Maymun filminde sergilediği yardımcı erkek performansı çok da eşi benzeri olan bir çalışma değil.Kesin ödülle dönmesi gerekiyordu. David Fincher ile iyi bir ekip olan aktör,Dövüş Klubü’nde sergilediği başrol performansına,Benjamin Button rolüyle hiç de yaklaşamasa bile bu filmle en iyi erkek oyuncu dalında aday gösterildi. Tabi ki Milk ile “oyunculuk nedir?”dersi veren Sean Penn karşısında duramadı.Ama yakışıklılık adına geçen senelere rağmen sonuç değişmiş değil. Brad Pitt hala en yakışıklı anketlerinde yer alma potansiyeline sahip.
Eş zamanlı dönemlerde değişik tarzı,soğuk karizması,acayip rolleriyle her anlamda sinema dünyasındaki erkek oyuncuları sollamış biri varsa o da Johnny Depp’tir kanımca.Çok karizmatik ve çok bayan hayranı olmasına rağmen Johhny Depp,hep oynadığı filmler ve altından kalkılması zor rollerle anıldı.(ya da ödül törenlerinde giydiği çamurlu ayakkabılarla)Fiziksel özelliğinin performansını gölgelemesine izin vermiş değil kendisi.
Johhny Depp’in tahtına oturacağından emin olduğum Heath Ledger’in zamansız kaybı ise Johhny Depp’i hala benzersiz bir oyuncu kılıyor.
Bu listelerin en istikrarlı isimlerinden biri ise süphesiz George Clooney’dir.senelerdir hep orta yaşlı görünümü ile listelerin ortalarında.Great Expectations’la acayip parlayan Ethan Hawke,yine aynı hızla maziye gömülüp vampir olarak hortladı ama o dönemlerdeki çılgın hayranları geri döner mi bilemeyiz.
Jude Law,cold Mountain ve Closer ile bence başarılı parformanslar yakalarken Hollywood yakışıklıları arasına imzasını da attı. Eric Bana’yı Troy ile sevdik.Hatta bazı yorumcular Brad Pitt’in Eric Bana gibi bir yakışıklı ile oynadığı bu filmi onun ekran kariyeri için tehlikeli buldu.(bakınız:aynı şey Vampirle Görüşme’de Tom Cruise’ un başına gelmişti.Brad Pitt’in en parlak dönemlerinde,onunla kamera karşısına geçmesi kariyeri açısından talihsizlik olarak değerlendirildi.)
Aslında farklı roller,sanatsal işler peşinde koşan Christian Bale,o Wall Street takımları ve zengin görüntüsü içinde populer olup en yakışıklılar listesine girmekten kurtulamadı.
Ama sıralamalara bakacak olursak ileri yaşına rağmen hiç listeleri terketmeyen Hugh Jackman,Wolverine karakteri ile bomba etkisi yaratıp,Avustralia’da yine sert ama aşık erkek rolunun kendine çok yakıştığını gözler önüne serdi.Leonardo Di Caprio diye mırıldandığınızı duyar gibiyim.Leonardo,titanikte bebek yüzlü genç delikanlı rolü ile başlayıp şüphesiz çok kendinden beklenmeyen oyunculuk performansı ile çoğu insanı şaşırtmış.Artık karakter filmlerinin aranılan oyuncusu olmuştur.
Daha burda saysak günlerce okuyabileceğimiz bir sürü isim var şüphesiz.Bu arada aklıma gelmişken yukarda saymadığımız,Bruce Willis’den özür diliyoruz.Hepimiz Mavi Ay’ı bayıla bayıla izlemiştik.Harrison Ford ve Pierce Brosnan da unutmadık aslında
Bir de madalyonun diğer yüzü var tabi,herkesin ortak kararda olduğu Hollywoodun “liste adamları” olarak yazdığı isimleri,karizmalarıyla sallayan nice aktörler vardır.Nicholas Cage (o ve deri ceketi) ve ,Sean Penn,giydiği her kıyafeti üzerinde bir cok modelden daha iyi taşıyan Adrian Brody,Jean Reno….
Amerika kıtasını söyle elimizin tersiyle kenara ittirip,düşündüğümüzde ise son yılların rotayı Avrupa’ya cevirdiğini düşünüyorum.İspanyol Javier Bardem piyasada olduğu günden beri bir çok sanatçının listedeki yerini sallamıştır.Ayrıca oyunculuğu ile de her geçen gün çok iyi işler yapmaktadır.Fransız Vincent Cassel ise “en çirkin yakışıklı” olarak sürekli gündemde.(Öyle ki senelerdir en güzeller listesinde olan Monica Belluci’nin de kocası)Mexico doğumlu Gael Garcia Bernal ise yaptığı işlerle çoğu aktöre fark atmış durumda.Kötü Eğitim filminde hem çok güzel bir kadın,hem de çok hoş bir erkek olarak izlemiştik hatta onu.Demek güzel her şekilde güzel kalıyor…
Ama tabi yeni durumlar hiç de böyle değil.Oyunculuk adında çok iç açıcı şeyler yazılıp çizidiğini söyleyemeyeceğim ama 2009 premier anketine göz atarsak Hollywood’un yeni jönlerini şöyle bir görebiliriz
Oyunculuk kariyerinde Pineapple express ve spider man gibi filmler barındıran neyse ki Milk ile biraz çıtayı yükseltmiş James Franco,listenin ikinci sırasında bıraktığı Rob Pattinson kadar göz önünde olmasa da zirveye oturmuş bir Hollywood yakışıklısıdır.
Rob Pattinson hayranlarını kızdırmak gibi niyet içerisinde değilim ama iyi ki James Franco doğmuş diyorum.Zira Twilight’in ilk filminde bütün dişi aleminin gözünü boyayan Edward karakterine can veren Pattinson,bir Amerikan sineması deyimi “eye candy” likten öte gidememiştir.Fikrimce sadece belli açılardan iyi görüntü veren bu yeni yakışıklı,oyunculuk açısından ne yapacak daha bekleyip görmek lazım kannatindayiz sanırım hepimiz.Alacakaranlık serisini hiç saymayıp Remember Me’yi düşünürsek de,çok şahane oyunculuklar görmüyoruz.Fakat Dali’nin okul yıllarını oynadığı Küçük küller filminde Pattinson bence iyi işler yapacak gibiydi.Vampir popülaritesi ile rehavete kapılması çok normal.
(Ayrıca lütfen elinizi vicdanınıza koyun da düşünün,Vampirle görüşmenin Louis’i Brad Pitt,Hunger’in Thin White Duke ‘ü David Bowie, Zenci vampirimiz Wesley Snipes,True Blood -Eric northman’i lexander Skarsgard karizma bakımından Edward’la kapışır mı kapışmaz mı???)
James Franco ileriki yaşlarında nasıl filmlerde oynar bilinmez ama sanatsal olarak Milk’te ilk sınavını verdi ve de kanımca geçti.Ryan Reynolds da bir çok sinamesever tarafından takibe alınmış bir oyuncu olma yolunda ilerliyor.
Listenin altlarına indikçe oh be dedirten isimler yok değil.Zira “Jake Gyllenhall” ismini daha çok çok başarılı filmde duyacagız.Kendisi Donnie Darko gibi iddialı yapımlarda genceik yaşında harikalar yaratmış.Brokeback dağı gibi sansasyonel ve sanatın doruklarında bir filmde çok fazla uçlarda bir rolü alkışı hakederek kotarmıştır.The day after tomorrow,Zodiac,Jarhead ve Prince of Persia oynadığı diger iddialı yapımlar.
Lord of the rings serisinde Elf Legolas olarak dikkatleri üzerine çeken Orlando Bloom,Troy’daki Paris karakteriyle karizmayı çizdirse de belli ki hala popüler.1977 doğumlu olması itibariyle de en yeni yetme starlara göre daha ayakları yere basan rolleri üstlenebilecek kapasitededir.
Zac Efron’un High school musical ile 7-14 yaş kız çocuklarının ders klasörlerini ve odalarını süslemesini trajik olarak değerlendiriyorum.”Baby face”lakabını hakkıyla taşıyor o da yeter zaten.Vahşi kas yığını kurt adamımız Tyler Lautner’den de hiç bahsetmiyorum.

Bir de böyle bir anket yapılmış : Anketi görmek için TIKLAYINIZ.


Görüyoruz ki eski sözler hep doğru söyler.Ne varsa eskilerde var!





















Brad Pitt

Tom Cruise