Sinemasız hayat,tuzsuz popcorn gibidir...

7 Haziran 2011 Salı

Jamie Foxx vs.Ray Charles


Benim Ray Charles günlerim gelir bazen Mess Around'la başlar Georgia on my Mind ile devam ederim.Hep de Jamie Foxx'un müthiş performansı kare kare aklıma gelir.Biyografi filmleri çoğu zaman izlerim.Ama Ray'in yeri ayrı.2005 yılında bu uzunca ve derinden acıklı filmi iki gün arayla iki defa izleyip,şahsi Oscar'ımı ona vermiştim.Jamie Foxx'un heykeli almaması zaten mümkün değildi.(Hoş Akademi çok da dengeli değildir.)

Fiziksel benzerliği bir kenara bırakıyorum,hatta şöyle düşünüyorum:bir rolü ne kadar içten oynarsanız karaktere o kadar benzersiniz.Tabi ki Ray Charles'in mucizevi yeteneği ve kırık dökük hayatı hikaye olarak izleyiciyi avcunun içine almayı başarıyor.Ama Jamie Foxx'un o rolünü çok sevmiş halini ben çok sevdim.Müziğe olan yatkınlığını bir kenara bırakın,belli ki o da Ray Charles'in hayatından bir hayli etkilenmiş.

Hadi biyografiyi bir kenara bırakıyorum şimdi.İsimsiz bir karakterimizi var ve çok küçük yaşta gözlerini kaybediyor,tam da piyano çalmaya yeni başlamışken ama o kadar yenetekli ki,görmemesi piyano çalmasını müzik yapmasını,hayatını doya doya yaşamasını engelleyemiyor.Evet bu adamda yaşama yeteneği var derken,şöhreti ucundan yakalamasıyla,"sex,drugs and alcohol" üçlüsü içinde geri dönülmesi hiç de kolay olmayan bir yola düşüyor.Neyse ki etrafında onu tutmaya çalışan iyi dostları var.
İşte o küçük sevimli çocuk gözlerini kaybederken içinizde hissettiğiniz acıya karşılık,çok zor şeyleri başaran Ray,onları eliyle dağıtırken de sizi büyük hayal kırıklığına uğratıyor.
Daha önce hiç Ray Charles dinlememiş olsanız bile filmden sonra dinler hale gelebilirsiniz.Müzikal anlamda çok keyifli sahneler var.

Her ne kadar ingilizce deyim kullanmamaya çalışsam da  Ray Charles için "gifted" çok yerinde bir kavram.Jamie Foxx da o ışığı perdeden dışarı çıkartıyor.Hayat dolu ama mutsuz,yanlız ve yeteneğiyle başa çıkamayan bir adamın hikayesini bu kadar sene izlemediyseniz,en azından önce Ray Charles dinlemeye başlayın :)


19 Mayıs 2011 Perşembe

Water for Elephants:Robert Hatırına


Yazıya girmeden hemen filmin Türkçe çevirisinden dem vurayım."Aşkın Büyüsü"(Filler için Su diye gelse ne olacaktı? kitabın Türkçe çevirisi de bu zaten) diye sinemalara gelen film aslında Sara Gruen best-selleri "Water for elephants" romanının beyazperde uyarlaması.

Water for Elephants tabi ki Robert Pattinson'un kaymağını yer.Chris Waltz'u da izleyip vay be adam bu kötü film de bile güzel oynamış dersiniz.Reese Watherspoon'unun da cenesine bütün film gözünüz takılır.

Robert'in saçları hakikaten oynayacağı role yakın kesilince,puffff diye bütün albeni uçmamış mı? Olsun sinema salonunda yine de 15 yaş liseli kadrosu hazır ve nazırdı.Sirk aleminin renkli dünyasını filan izlerim bu filmi bir şekilde götürür bu diyerek içinize su serpecekseniz,bir kez daha düşünün derim çünkü burası sirk dünyasının perde arkası.Zavallı,evsiz,kimsesiz ve sefil insanların,köle gibi ortaya bir şov çıkarma döngüsünü,havyan sevgisi üzerinden aşka bağlayan bir film Water for elephants.Yine hiç anlam veremediğim şekilde Türkçesi "Aşkın büyüsü".

Bütün hayatı bir günde  alabora olan Jacob Jankowski'nin (Robert Pattinson) neredeyse 85 yaşındaki haliyle açılan film,bu bahtsız adamın hikayesini kendi ağzından anlatarak devam ediyor.Amerika'da hayat kurmuş Yahudi bir ailenin tek oğluyken bir anda yolu mecburen sirke düşen Jacob,acımasız sirk patronuna hafif kafa tutup,gözüne girdikten sonra,karısına aşık olmaktan da kendini kurtaramıyor ne yazık ki...

Chris Waltz,Chris Waltz,Chris Waltz... Inglourious Batards'da geç ve haklı şöhretini yakalayan aktör,Sirk'in acımasız ve hafif deli patronu August rolünde,bu mesaj içerikli aşk filmine adeta renk katıyor.Nedense ben de bu adamı sevimli aile babası rolünde pek düşünemiyorum.Keskin ve kötü ve zeki karakter rollerini üstünde çok iyi taşıyor.

Çok satanlar listesinden bir kitabın sinemaya aktarımı genelde başarısız olur.Hep hayal kırıklığı yaşatır ama iyi gişe yapar.Yüksek notlar alır.Nitekim iç baygınlığı ile izlediğim,anca vasat kalabilecek bu film imdb'de su an 7.0 puanı kapmış görünüyor...Ayrıca filmin hitap ettiği yaş yelpazesiyle ilgili de muallaktayım.Ya ben henüz ben böyle filmleri beğenebilecek yaşa gelmedim,ya da çoktan geçtim....

13 Nisan 2011 Çarşamba

Kosmos



Beyazlar içinden koşarak gelen tuhaf adam derede boğulmak üzere olan kardeşini kıyıya çıkartıyor, daha sonra neredeyse ölmüş çocuğu kucaklayarak adeta ona yeniden hayat veriyor. Telaşlı görünen bu yabancının yanından korkuyla karışık bir aşkla ayrılıyor Neptün (Türkü Tuna).

Karlarla kaplı Kars’ın derdi sınırın açılıp da ‘ötekilerin’ şehre girip bu kendi halinde şehri de ötekileştirmesi. Herkesin birbirini tanıdığı bu yerde, köye gelen bu adam: Battal, mucizesi kulaktan kulağa duyulunca, ahalinin arasına katılıveriyor. Battal’ın mucizevi güçleri halkı büyülerken,yaptığı hırsızlıklar da halka huzursuzluk veriyor.Battal tam bir garip,Neptün’e karşılık kendine koyduğu bir de isim var:Kosmos(Sermet Yeşil).Bu sınırda kalmış yere adeta gökten düşmüş gibi tuhaf.Kosmos bedeni ihtiyaçlarını asgariye indirmiş,kendi deyimiyle ‘emeği kedere dönüştürdüğü için’ çoktan çalışmaya yüz çevirmiş,sadece aşk isteyen bir meczup.
Bu dünyadan olan her şeyle ilişiğini kesmiş ama fanilerinin derdiyle de bedbaht olup.çare aramaktan yılmıyor,yaptığı hırsızlıklarının sebebi de bu.Etrafındaki hiç kimse onu anlamıyor.Reha Erdem’in burada yarattığı ironi çok güçlü,çünkü Kosmos aslında siyah ve beyaz kadar net,çok az ama, çok öz konuşuyor,iletişimsizliğin sebebi aslında bu.Ne istediğini çok açık ifade ediyor,onu ne yemek yerken görüyoruz ne de uyurken,tek içtiği çay,yediği kesme şeker…Bu açıdan bakınca Kosmos aslında bir karakter değil, var olan değil,ideal olan.
Kosmos kendini dünyadan bu kadar soyutlaşmışken, dünyada olup biten acıları da içinde hissetmesi ve mucizevi bir şekilde yardım elini uzatmaya çalışması filmde imgesel öğelerle anlatıldığı için Kosmos’un bu çok basit dünyası, seyirci tarafından bazen karmaşa içindeymiş gibi algılanabilir.
Fakat bembeyaz ve dümdüz Kars, bu sonsuz görüntüden doğa kesitleri, mezbaha görüntüleri, hayvan figürleri ve sessizlik hissi gibi imgesel öğeler filmi görsel açıdan bir sanat eserine dönüştürmüş. Kosmos’un, bu gerçek dışı hatta teatral kurgusu, Lars Von Trier’in Dogville’ i havasında hatta. Bu teatral kurgunun en güçlü destekçisi ise Türk sinemasında pek rastlamadığımız sürreal anlatım tarzı. Bu sürreal anlatım tarzının en güçlü hissedildiği nokta ise  Kosmos ile Neptün’ün kavuşma sahnesi. Kuş sesleri ve çığlıklarla anlaşan, Neptün ile Kosmos virane odanın içinde mutluluk nidaları atarak kağıtlarla beraber adeta uçmaya başlıyor. Bu sürreal ilişki tanımını izlerken insanın en saf duygularını anlatırken aslında neye dönüşmek istediğini, bedenleri ve dili kullanarak yapan Erdem,’zaten insan en derininde ne ki?’ sorusuna cevap arar gibi…
Neticede Reha erdem’e göre çok basit bir dili olan filmi, bu tip arayışları, beyazlar içinden gelen tuhaf figür Kosmos’un yine beyazlar içinde bilinmeze doğru gitmesiyle ve yer yer gerçekten kopuk teatral havası ile izleyende bir alt metin arama isteği oluştursa da, Türk sinemasının benzersiz yapıtları içinde yerini alıyor.

Unutmadan,Reha Erdem’in bu hikayesinin bir sanat eseri tadında filme dönüşmesinde süphesiz  Sermet Yeşil’in payı büyük. Oyunculuğu Kosmos kadar mucizevi.


Meraklısına not:
Kosmos=Düzenli ve uyumlu bir yapı oluşturan bütün; evren.mitolojide Kaos’tan sonraki düzen
Neptün=güneşe en uzak gezegen, mitolojide bilinmeyen ve sınırsız unsur,


11 Nisan 2011 Pazartesi

Çirkin ama Karizmatik:Vincent Cassel


Ekran şekerleri ortalıkta kol gezerken ( Hollywood’da Zac Efron,Robert Pattinson, gibi ‘eye candy’ diye tabir edilen yeni dönem oyuncuların içinde) Vincent Cassel gibi aslında çirkin ama beyazperdenin en karizmatik oyuncusunu anmak biraz iyi gelecek.

Oyunculuk kariyeri taa 1988′lere dayansa da itiraf edelim ki bir çoğumuz onu Gaspar Noe’nin karanlık sanat eseri Irreversible’da tanıdık.Ama bu fazla cesur filmden önce de La Haine de Vinz,L’appartment da Max,Dobbermann’da bizzat Dobbermann,hatta Elizabeth’de de Duc d’Anjou olarak karşımızdaydı.(Hiç filmini izlememiş olsak da zaten kendisi Monica Belluci’nin kocası olarak da tanınıyor.)
Irreversible’da Marcus rolü ile çok da harikalar yaratmamış olarak değerlendirilen Cassel,bu cesur projedeki depresif ve caresiz haliyle bence hayranlarını gayet memnun etti.Avrupa ve bağımsız sinemadan yana tercihlerini belirten aktör’ün en eğlenceli rollerinden biri ise Ocean’s 12 ‘deki Francois Toulour olmuştur.Meşhur çeteye kafa tutan hırsızı canlandıran Cassel,rolu cok sevmişe benziyor ki,Ocean’s 13′e de devam etti.
En son kendisini Black Swan’ın sert ve fırsatçı Bale eğitmeni Thomas Leroy rolunde izledik.Gel gitleri olan,sert ve serseri karakterleri üzerine çok iyi giyinen Cassel,bu filmde de bence iyi iş çıkartmış.Bale sanatının korkunç disiplinini yüzünde estiren Leroy karakterinin konuya bu kadar hakim görünme sebebi ise,Cassel’in 11 yaşında kadar bale yapmasından kaynaklanıyor.Böylesi iddialı ve başarılı bir filmin kadrosunda bulunması ise onu daha çok beyazperdede görmemize olanak sağlar diye düşünüyorum.
Şu an yapım aşamasında olan üç filmde adını görmek mümkün:A dangerous method,The Monk ve Fantomas…
Özellikle Monk da Sergi Lopez ile birlikte oynayacakları performansı şahsen ben bekliyorum.

Meraklısına Not:

Cassel 1966 doğumlu,evet tam 45 yaşında maşallah…
Ülkesinde César ,Lumiere Award,Étoile d’Or gibi organizasyonlardan bol ödül almış bir sanatçıdır.Ödülleri sadece kendi ülkesinde sınırlı değil,Golden Globe,Tokyo International film festival ,COFCA Golden Capital gibi organizasyonlarda da bir çok ödülü var.
Dönüş Yok (irreversible) filminde kendisi aynı zamanda co-producer olarak görev almış
Kendisinin en sevdiği performansı La haine’deki Vinz rolü.Bence de film de ,Cassel da tekrar tekrar izlemeye değer.

28 Şubat 2011 Pazartesi

83. Akademi Ödülleri de geride kaldı.Şaşırtmadan!

David Fincher olsam bugün nasıl uyanırdım bilmiyorum.Ne yalan söyliyeyim Tom hooper ismini beklemiyordum.Sanki son  yıllarda şöyle bir tavır içinde akademi,en iyi film ve yonetmeni birbirinden ayırmam!
Uzun lafı kısası gecenin kazananı King's Speech.Bir Oscar daha süprizsiz,dediğim dedik sona erdi...



Kazananlar listesi

En İyi Film: The King's Speech
En İyi Yönetmen: Tom Hooper (The King's Speech)
En İyi Erkek Oyuncu: Colin Firth "The King's Speech''
En İyi Kadın Oyuncu: Natalie Portman "Black Swan"
      En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christian Bale "The Fighter"
      En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Melissa Leo "The Fighter"
      En İyi Yabancı Film: In a Better World / Susanne Bier / Danimarka
      En İyi Uyarlama Senaryo: The Social Network, Aaron Sorkin
      En İyi Orijinal Senaryo: The King's Speech: David Seidler
      En İyi Görüntü Yönetimi: Inception - Wally Pfister
      En İyi Sanat Yönetmeni: Alice in Wonderland RobertStromberg,  Karen O'Hara
     En İyi Animasyon: Toy Story 3
     En İyi Animasyon (Kısa Metraj): The Lost Thing
     En İyi Müzik: The Social Network, Trent Reznor ve Atticus Ross
     En İyi Şarkı: Randy Newman, If I Rise - 127 Hours
                                                      En İyi Görsel Efekt: Inception, Paul Franklin, Chris Corbould, Andrew Lockley ve Peter Bebb
 En İyi Kurgu: The Social Network Angus Wall ve Kirk Baxter
 En İyi Ses Miksajı: Inception, Lora Hirschberg, Gary A. Rizzo ve Ed Novick
 En İyi Ses Montajı: Inception, Richard King
En İyi Makyaj: The Wolfman, Rick Baker ve Dave Elsey
En İyi Kostüm: Alice in Wonderland, Colleen Atwood

Collin Firth'e de çok yakıştı bence o Oscar.Bridget Jones'dan bu yana ne kadar da yaşlanmış.
Jeff Bridges'i nedense itici  buluyorum,belki de tıngır mıngır gitarist rolu ile Oscar'ı almasından olabilir mi?
Natalie Portman,sanki Nina'yı oynamamış da ona çok benziyormuş gibi hissettim,hırsı gözlerinden okunuyordu.

27 Şubat 2011 Pazar

Şaşırt bizi Akademi:Oscara saatler kala...


Artık saatler var.Sabaha merakımız sona erecek.Bu sene filmlerin gayet iddialı olması nedeniyle çok bir haşır neşir olduğum ödül töreniyle ilgili artık tahminler havada uçuşuyor.Eminim hepiniz her yerde favorileri okudunuz.

Ana dal tahminleri şöyle:

En iyi Erkek oyuncu:Colin Firth-"The King's speech"
En iyi Kadın oyuncu: Natalie Portman,-"Black Swan"
En iyi yardımcı erkek:Christian Bale-"Fighter"
En iyi yardımcı kadın:Hailee Steinfeld -“True Grit"
En iyi yönetmen:David Fincher-"Social Network"
En iyi Film: King's speech

Colin Firth'e burdan ver yansın edecek halim yok,geçen sene A Single Man ile alamadığı heykeli bu seneki roluyle de hakediyor.Bence gecen sene Jeff Bridges'e giden OScar zaten Colin Firth'indi.

Ama hadi akademi şaşırt bizi bu rolu bu sene daha çok hakeden Javier Bardem'e ver.

Natalie Portman,hayatının en iyi rolü ile karşımızda.Bundan sonra da böyle zorlayıcı bir rol sahibi olacağını düşünmüyorum.Ama su an için ona yakın bir aday da göremiyorum.Hamile olması da sempatikliğini artırıyor dogrusu.Ama Akademi eşcinsellere söyle bir el sallayıp,The Kids are allright filmindeki Nic rolu ile Annette Bening'e Oscar verse hakkaten şaşırırız.

Christian Bale,yardımcı erkek dalında favori aday,Bir filminde kas yığınına dönüp,digerinde sivrisinek gibi -30 kg ile boy göstermesiyle meşhur.Fighter'da da yine iki boyultu neredeyse.Disiplinli ve iyi projelerde yer alan bir oyuncu.Ama Akademi Geoffrey Rush'ı nasıl görmezden geleceksin.Favorim kesinlikle Geoffrey Rush

Dogrusu Helena Bonham Carter hayalkırıklığı yarattıktan sonra Hailee Stenfiled'e diyecek birşeyim yok.Kendisi benim de yardımcı kadın oyuncu adayım.

Evet son bir ayda Kulisleri alt üst eden film King's Speech,bir anda Social Network üzerindeki ibreyi kendi tarafına doğru çevirdi.İki film aynı zamanlarda vizyona girseydi bence galip kesinlikle Social Network olacaktı.Hala daha da ümidimi yitirmiş değilim.Olay su ki Social Network vizyona girdiğinden beri Ocarın en güclü adayı sıfatıyla heryerde konuşuldu.biraz bıktırdı tabi bu durum Akademiyi.King's speech cok da etliye sütlüye bulaşmayan apolitik duruşu ve tertermiz senaryosu ile rekabet için  tam da biçilmiş kaftan oluverdi.Fakat şöyle bir düşünüyorum da,Akademinin pek İngiliz filmlerine prim verdiği de yok.Ayrıca Social Network yapımcıları bu durumu düşünüp heralde içerde kulis yapıyorlardır.

Oscarın gediklisi haline gelmiş Coen Kardeşlere ne diyorsunuz?Çat diye 10 dalda aday oldular.True Grit ile bence bu iki filmin ensesindeler.Coen Kardeşler ile ilgili sahsi fikrim şu:Coen Kardeşleri ya çok seversiniz ya da filmlerinden çok afedersiniz bir bok anlamazsınız.Ama burda dikkat True Grit bir yeniden çevrim filmi,ve eskisinden kat be kat iyi bir yeniden çevrim filmi.Konusu itibari ile de Amerikan tarihine selam gönderiyor.Tam da Akademinin gönlü fethedilesi bir durum değil mi?Seviyorlar kendi meseleleriyle uğraşamayı.

Benim rengim belli oldu sanırım.Social Network'e giden ödülü ayakta alkışlarım.
Akademi ödülü True Grit'e verirse çok insanı şaşırtır ama beni değil.
Aronofsky bir kaç sene daha aday olur biraz daha yaşlanınca ödülü alır.Ama şunu belirtmek isterim ki "Black Swan" bir masterpiece.Akademiye sert gelmese de keske heykelcik Black Swan'a gitse.
Farkındaysanız ortalığı kasıp kavuran Inception'un esamesi okunmuyor.Geçen seneki Avatar örneğinden sonra şaşırdık mı? Tabi ki şaşırmadık.Ama Inception fanları bütün anketlerde Inceptıon'u bir numara yapıyor.Bizim anketimizde de Inception ödülü almış gözüküyor.Yani uzun lafın kısası Inception halkın birincisi.

Evet Akademi üyeleri bu senenin ödülünü ola ki Inception'a verirse ben dahil çok insanı çok şaşırtır ve bir anda halkın sevgisini kazanmış bir ödül organizasyonu oluverir.

En iyi yönetmen ödülünün David Fincher'dan başkasının olabileceğini bile düşünmek beni üzüyor.Umarım bu dalda Akademi bizi şaşırtmaz da,Bu zamana kadar çok iyi işler çıkartmış Fincher evine ödüller döner.
Şu kanıya kapılmayın sakın,önceki işleri iyiydi,Social Network vasat olmasına ragmen yine de ödülü alsın mantığında degilim.Social Network,başladığı saniyeden itibaren izleyiciyi ekrana kilitleyen,sanal bir konuyu bu tempo ile izleyiciye hissettiren bir yeni dönem filmidir.David Fincher'in objektifinden çıkmış bir sanat eseridir.

Kısa Kısa:Bugünkü haberlerden biri de Kralice Elizabeth'in Oscar törenlerini saat farkına rağmen,canlı izleyeceği yönündeydi.
Natalie Portman'ın aptal bir romantik komedisi vizyona girdi.Çok kötü zamanlama bence
127 saat,Danny Boyle imzasını taşıyan,insanı kasım kasım kastıran,sonuna yakın hepimizi yerinden zıplatan,tek kişilik dev kadrosuyla başarılı bir yapım.Başarısı da bizzat James Franco'nun iyi oyunculuğudur.
Danny Boyle 'nin suratımıza attığı yaşam tarzıdır.İyi filmdir fakat Akademi es geçecektir.Francoyu da filmi de.

23 Şubat 2011 Çarşamba

Bireysel hayat üzerine sert eleştiri:127 saat



Aron Ralston adlı bir sporcunun yaşadığı bir kazadan kurgulanmış 127 saat filmi ile ilgili yazım,hikayenin bilinirliği sebebiyle spoiler gözönünde bulundurulmadan yazılmıştır.Hikaye hakkında herhangi bir bilginiz yoksa yazıyı filmden sonraya saklayabilirsiniz.

Bir stadyum dolusu insan,Kabeyi tavaf eden hacılar,sokaktaki kalabalık,metroya binenler,bunları neden izlediğimiz çok da umrumuzda değildi filmin en başında.Birarada olan ama kendileri için birşeyler yapan insanlar...Nerden çıktı şimdi bu neredeyse tek kişilik filmde bunları göstermek? Bunu unutmayın daha sonra aynen bu noktaya geri döneceğiz.
Aron Ralston'un hikayesini daha önce öğrenmiş olabilirsiniz.Extreme sporlarla uğraşan,başına buyruk,egosu binbeşyüz Aron,gayet bireysel olarak hayatını sürdürmektedir.Dere tepe,dağ bayır çılgınlar gibi gezebilmekte,çok güçlü olduğunu düşünmektedir.Yine bir gün kafasına eser ve kimselere haber vermeden Utah'dakı Blue John kanyonuna gitmek için yola çıkar.Güneşten kavrulmuş bir coğrafyada tek başında bisikletle 30 km yol yapıp eksik gedik alet edavatıyla yola hoplaya zıplaya devam eder.Aynı onun gibi kanyon kanyon gezen iki kızla karşılaşması çok sürmez.Kızları çok enerjik ve vurdum duymaz haliyle iki dakikada etkileyip,muhteşem bir suda beraber oynaşıp,kızları çok da begenmemesine rağmen onları etkilemek hoşuna gidiyor ve birazcık da dalgasını geçip yola devam ediyor Aron.Danny Boyle'nin gözüyle muhteşem resmedilmiş bu doğa parçası üzerinde yürüken,bir anda 400kg'lık bir kaya parçası ile kanyon yarığına düşüveren Aron'un sağ eli kaya parçası ile kanyon arasında sıkışıyor.Evet bu dakikadan sonra filmin tek starı James Franco ve 400kg lık kaya ile başbaşa kalıyoruz.Aron'un yanında pervasızca içip bitirdiği bir adet su tuluğu,yarısından biraz daha fazlası dolu su matarası ve bir adet de tavuklu sandviçi var.Kolunu oradan çıkarmasına imkan olmadığını anlaması için çok güçlü sandığı vucudunu epey bir hırpalıyor.Evet aslında Aron sandığı kadar fit ya da güçlü değil.127 saatlik bu maceranın başlamasıyla,Aron'un flashbacklerine şahit oldukça,onun çok sevdiği anne ve babasından ne kadar uzaklaştığını,birlikte küçükken piyano çaldığı kız kardeşiyle artık hiç ilgilenmediğini,çok sevdiği halde bireysel ve bencil hayatı yüzünden terk ettiği kız arkadasını görüyoruz.Hiç kimseye haber vermeden buraya geldiği için binlerce kere pişman oluyor.Onun nerden olacağını merak edecek bir arkadaşı bile yok.İş arkadaşı meraklanmaya başladığında o artık ölmüş bile olabilir.James Franco,bu zor filmin altından iyi kalkmış.Kamerasını çok seven zıpır Aron'un yüzündeki enerji,kaya altındaki 2. gününden sonra,derin pişmanlığa nasıl da dönüşüyor?Hayatını sorgulaması bu kadar zor koşullar altında mı olmalıydı?Sabah üşendiği için swiss çakısını çantasına atmadığı için bu kadar pişman olmak acaba Aron'u nasıl değiştirecek?
 Filmin en sıkı sahnesi ise üphesiz talk show sahnesi,müthiş bir sahne,Aron'un tam da düşüşe geçtiği nokta...
Şimdi başlangıçta izlediğimiz görüntülere geri dönelim.Binlerce insanın bir arada olduğu anlamsız kalabalığa ne kadar da ihtiyacı var şu anda Aron'un farkında mısınız?Her gün aynı saaatte kanyonun üzerinden geçen kuzgundan bile medet umuyor artık.Belki ofiste sabah masasına vuran güneşten yakınırken,şimdi 15 dakika kanyona vuran güneşe ayak parmak uçlarını uzatıyor.Bütün hayatını,uzaklaştıklarını ne kadar özlediğini hatırlıyor.Bunları hatırlaması için fazla sert bir teste tabi tutulmuş kendisi ama Danny Boyle bu hikaye üzerinden hepimize sesleniyor,o çok kibirli,başına buyruk,yanlız ve güçlü olduğunu düşünen Modern insana!

Bakın o Modern insan tek başında çaresizce bir yarıkta kaldığında,hayatta kalmak için nasıl mücadele veriyor.İdrarını içiyor,lenslerini tükürüğüyle ıslatıyor ve artık 5. gün gelecek hayatına dair hissettiği umuttan sonra kayanın altındaki kolunu 8cmlik made in china çakısı ile kesiyor.

Danny Boyle,içinize işleyecek,gözlerinizi açık tutamayacağınız bu sahnede bütün ustalığını ve gerçekliğini konuşturuyor.Gerçekliğin insanı bu kadar germesi çok rahatsız edici,zaten o da bu rahatsızlığı bütün seyirciye geçirmek istiyor.

Aron Ralston,kolunu kanyonda bıraktıktan 3 yıl sonra bugünkü eşiyle evleniyor ve çocukları oluyor.Hala dağcılık ve extreme sporlar yapıyor,artık nereye giderse gitsin bütün sevdiklerinin haberi var...