Sinemasız hayat,tuzsuz popcorn gibidir...
17 Ağustos 2011 Çarşamba
Love and Other Drugs
Hollywood'un hanım kızlarını böyle değişik rollerde görmeyi seviyorum.Her oyuncu için böyle bir meydan okuma filmi oluyor.Anne Hathaway da işte tam da bunu yapmış.Üzerindeki o kibar hanım hanımcık gömleği çıkartıveriyor.Film boyunca da pek giyindiği söylenemez zaten.Kimi oyuncuyu o kadar benimsemiş olursunuz ki hiç yakıştıramazsınız zıt rolleri,ama Anne Hathaway'de ben öyle birşey hissetmiyorum.
Şimdi filmin konusuna dönecek olursak,sene 1996,çok iyi bir işi olmayan Jamie'nin kızlarla arası çok iyidir.Son işinden ayrılınca,sorunlu ama zengin kardeşinin arkadaşı yardımıyla ilaç satıcılığına başlamaya karar verir.Filmde bağıra bağıra Pfizer markası ve çok populer ilaçlarının adları çokça anılıyor.Ayrıca tabi Amerikada daha önceleri de çok filme konu olmuş,o yıllarda satışları patlamış olan Prozac için de göndermeler sık sık mevcut.Tür olarak romantik komedi için biraz sert ilerlese de tabi tam bir klişe son ve aşk filmi aslında Love and other drugs.İzleyiciyi oyalayan yeri ise,sık sık komik ögelerle bezenmesi ve tabi ki konunun ilaç dünyasına dalıp çıkması.(Jake Gyvenhall'in her role giden sempatik yüzü bir de)Açıkçası Donnie Darko,Brokeback Mountain gibi masterpiecelerde boy gösteren bir oyuncu için tabi çıtır çerez bir durum söz konusu ama Jake Gyvenhall'in filme ivme kazandırdığını söylemeden edemiyeceğim.
Amerika'da ciddi boyutlarda satışı olan Prozac için ise filme yerleştirilen anektod,yüz aklama mı yoksa daha çok yerme mi karar vermek güç aslında.Daha önce Prozac nation gibi filmlerle kendi toplumuyla çokça uğraşan Amerikan sineması,bu filmde de en çok satılan antidepresan olduğunu kabul ediyor ve hatta iyi etkileri üzerine de komik bir sketchi filmin içine sıkıştırıveriyor.Koskoca Pfizer'in bile varını yogunu Prozac yerini alabilmek için ortaya döktügü filmde açıkca ortada.
1996'da büyük buluş Viagra'nın da piyasa girdiğinde yaptığı etkisi şöyle bir üstünden anlatılmış.Zararları ise sadece alerjik reaksiyonla sınırlı tutulmuş.Bu anlamda sanırım diyebilirim ki,Hollywood hep ulusal endüstriyi koruma güdüsünde.Neyse ki cesur bağımsızlar var.
7 Haziran 2011 Salı
Jamie Foxx vs.Ray Charles
Benim Ray Charles günlerim gelir bazen Mess Around'la başlar Georgia on my Mind ile devam ederim.Hep de Jamie Foxx'un müthiş performansı kare kare aklıma gelir.Biyografi filmleri çoğu zaman izlerim.Ama Ray'in yeri ayrı.2005 yılında bu uzunca ve derinden acıklı filmi iki gün arayla iki defa izleyip,şahsi Oscar'ımı ona vermiştim.Jamie Foxx'un heykeli almaması zaten mümkün değildi.(Hoş Akademi çok da dengeli değildir.)
Hadi biyografiyi bir kenara bırakıyorum şimdi.İsimsiz bir karakterimizi var ve çok küçük yaşta gözlerini kaybediyor,tam da piyano çalmaya yeni başlamışken ama o kadar yenetekli ki,görmemesi piyano çalmasını müzik yapmasını,hayatını doya doya yaşamasını engelleyemiyor.Evet bu adamda yaşama yeteneği var derken,şöhreti ucundan yakalamasıyla,"sex,drugs and alcohol" üçlüsü içinde geri dönülmesi hiç de kolay olmayan bir yola düşüyor.Neyse ki etrafında onu tutmaya çalışan iyi dostları var.
İşte o küçük sevimli çocuk gözlerini kaybederken içinizde hissettiğiniz acıya karşılık,çok zor şeyleri başaran Ray,onları eliyle dağıtırken de sizi büyük hayal kırıklığına uğratıyor.
Daha önce hiç Ray Charles dinlememiş olsanız bile filmden sonra dinler hale gelebilirsiniz.Müzikal anlamda çok keyifli sahneler var.
Her ne kadar ingilizce deyim kullanmamaya çalışsam da Ray Charles için "gifted" çok yerinde bir kavram.Jamie Foxx da o ışığı perdeden dışarı çıkartıyor.Hayat dolu ama mutsuz,yanlız ve yeteneğiyle başa çıkamayan bir adamın hikayesini bu kadar sene izlemediyseniz,en azından önce Ray Charles dinlemeye başlayın :)
19 Mayıs 2011 Perşembe
Water for Elephants:Robert Hatırına
Yazıya girmeden hemen filmin Türkçe çevirisinden dem vurayım."Aşkın Büyüsü"(Filler için Su diye gelse ne olacaktı? kitabın Türkçe çevirisi de bu zaten) diye sinemalara gelen film aslında Sara Gruen best-selleri "Water for elephants" romanının beyazperde uyarlaması.
Water for Elephants tabi ki Robert Pattinson'un kaymağını yer.Chris Waltz'u da izleyip vay be adam bu kötü film de bile güzel oynamış dersiniz.Reese Watherspoon'unun da cenesine bütün film gözünüz takılır.
Robert'in saçları hakikaten oynayacağı role yakın kesilince,puffff diye bütün albeni uçmamış mı? Olsun sinema salonunda yine de 15 yaş liseli kadrosu hazır ve nazırdı.Sirk aleminin renkli dünyasını filan izlerim bu filmi bir şekilde götürür bu diyerek içinize su serpecekseniz,bir kez daha düşünün derim çünkü burası sirk dünyasının perde arkası.Zavallı,evsiz,kimsesiz ve sefil insanların,köle gibi ortaya bir şov çıkarma döngüsünü,havyan sevgisi üzerinden aşka bağlayan bir film Water for elephants.Yine hiç anlam veremediğim şekilde Türkçesi "Aşkın büyüsü".
Bütün hayatı bir günde alabora olan Jacob Jankowski'nin (Robert Pattinson) neredeyse 85 yaşındaki haliyle açılan film,bu bahtsız adamın hikayesini kendi ağzından anlatarak devam ediyor.Amerika'da hayat kurmuş Yahudi bir ailenin tek oğluyken bir anda yolu mecburen sirke düşen Jacob,acımasız sirk patronuna hafif kafa tutup,gözüne girdikten sonra,karısına aşık olmaktan da kendini kurtaramıyor ne yazık ki...
Chris Waltz,Chris Waltz,Chris Waltz... Inglourious Batards'da geç ve haklı şöhretini yakalayan aktör,Sirk'in acımasız ve hafif deli patronu August rolünde,bu mesaj içerikli aşk filmine adeta renk katıyor.Nedense ben de bu adamı sevimli aile babası rolünde pek düşünemiyorum.Keskin ve kötü ve zeki karakter rollerini üstünde çok iyi taşıyor.
Çok satanlar listesinden bir kitabın sinemaya aktarımı genelde başarısız olur.Hep hayal kırıklığı yaşatır ama iyi gişe yapar.Yüksek notlar alır.Nitekim iç baygınlığı ile izlediğim,anca vasat kalabilecek bu film imdb'de su an 7.0 puanı kapmış görünüyor...Ayrıca filmin hitap ettiği yaş yelpazesiyle ilgili de muallaktayım.Ya ben henüz ben böyle filmleri beğenebilecek yaşa gelmedim,ya da çoktan geçtim....
13 Nisan 2011 Çarşamba
Kosmos
Beyazlar içinden koşarak gelen tuhaf adam derede boğulmak üzere olan kardeşini kıyıya çıkartıyor, daha sonra neredeyse ölmüş çocuğu kucaklayarak adeta ona yeniden hayat veriyor. Telaşlı görünen bu yabancının yanından korkuyla karışık bir aşkla ayrılıyor Neptün (Türkü Tuna).
Karlarla kaplı Kars’ın derdi sınırın açılıp da ‘ötekilerin’
şehre girip bu kendi halinde şehri de ötekileştirmesi. Herkesin birbirini
tanıdığı bu yerde, köye gelen bu adam: Battal, mucizesi kulaktan kulağa duyulunca,
ahalinin arasına katılıveriyor. Battal’ın mucizevi güçleri halkı büyülerken,yaptığı
hırsızlıklar da halka huzursuzluk veriyor.Battal tam bir garip,Neptün’e
karşılık kendine koyduğu bir de isim var:Kosmos(Sermet Yeşil).Bu sınırda kalmış
yere adeta gökten düşmüş gibi tuhaf.Kosmos bedeni ihtiyaçlarını asgariye
indirmiş,kendi deyimiyle ‘emeği kedere dönüştürdüğü için’ çoktan çalışmaya yüz
çevirmiş,sadece aşk isteyen bir meczup.
Bu dünyadan olan her şeyle ilişiğini kesmiş ama fanilerinin
derdiyle de bedbaht olup.çare aramaktan yılmıyor,yaptığı hırsızlıklarının sebebi
de bu.Etrafındaki hiç kimse onu anlamıyor.Reha Erdem’in burada yarattığı ironi
çok güçlü,çünkü Kosmos aslında siyah ve beyaz kadar net,çok az ama, çok öz
konuşuyor,iletişimsizliğin sebebi aslında bu.Ne istediğini çok açık ifade
ediyor,onu ne yemek yerken görüyoruz ne de uyurken,tek içtiği çay,yediği kesme
şeker…Bu açıdan bakınca Kosmos aslında bir karakter değil, var olan değil,ideal
olan.
Kosmos kendini dünyadan bu kadar soyutlaşmışken, dünyada
olup biten acıları da içinde hissetmesi ve mucizevi bir şekilde yardım elini
uzatmaya çalışması filmde imgesel öğelerle anlatıldığı için Kosmos’un bu çok
basit dünyası, seyirci tarafından bazen karmaşa içindeymiş gibi algılanabilir.
Fakat bembeyaz ve dümdüz Kars, bu sonsuz görüntüden doğa kesitleri,
mezbaha görüntüleri, hayvan figürleri ve sessizlik hissi gibi imgesel öğeler
filmi görsel açıdan bir sanat eserine dönüştürmüş. Kosmos’un, bu gerçek dışı hatta
teatral kurgusu, Lars Von Trier’in Dogville’ i havasında hatta. Bu teatral
kurgunun en güçlü destekçisi ise Türk sinemasında pek rastlamadığımız sürreal
anlatım tarzı. Bu sürreal anlatım tarzının en güçlü hissedildiği nokta ise Kosmos ile Neptün’ün kavuşma sahnesi. Kuş
sesleri ve çığlıklarla anlaşan, Neptün ile Kosmos virane odanın içinde mutluluk
nidaları atarak kağıtlarla beraber adeta uçmaya başlıyor. Bu sürreal ilişki
tanımını izlerken insanın en saf duygularını anlatırken aslında neye dönüşmek istediğini,
bedenleri ve dili kullanarak yapan Erdem,’zaten insan en derininde ne ki?’
sorusuna cevap arar gibi…
Neticede Reha erdem’e göre çok basit bir dili olan filmi, bu
tip arayışları, beyazlar içinden gelen tuhaf figür Kosmos’un yine beyazlar
içinde bilinmeze doğru gitmesiyle ve yer yer gerçekten kopuk teatral havası ile
izleyende bir alt metin arama isteği oluştursa da, Türk sinemasının benzersiz
yapıtları içinde yerini alıyor.
Unutmadan,Reha Erdem’in bu hikayesinin bir sanat eseri
tadında filme dönüşmesinde süphesiz
Sermet Yeşil’in payı büyük. Oyunculuğu Kosmos kadar mucizevi.
Meraklısına not:
Kosmos=Düzenli ve uyumlu bir yapı oluşturan bütün; evren.mitolojide
Kaos’tan sonraki düzen
Neptün=güneşe en uzak gezegen, mitolojide bilinmeyen ve sınırsız
unsur,
11 Nisan 2011 Pazartesi
Çirkin ama Karizmatik:Vincent Cassel
Ekran şekerleri ortalıkta kol gezerken ( Hollywood’da Zac Efron,Robert Pattinson, gibi ‘eye candy’ diye tabir edilen yeni dönem oyuncuların içinde) Vincent Cassel gibi aslında çirkin ama beyazperdenin en karizmatik oyuncusunu anmak biraz iyi gelecek.
Oyunculuk kariyeri taa 1988′lere dayansa da itiraf edelim ki bir çoğumuz onu Gaspar Noe’nin karanlık sanat eseri Irreversible’da tanıdık.Ama bu fazla cesur filmden önce de La Haine de Vinz,L’appartment da Max,Dobbermann’da bizzat Dobbermann,hatta Elizabeth’de de Duc d’Anjou olarak karşımızdaydı.(Hiç filmini izlememiş olsak da zaten kendisi Monica Belluci’nin kocası olarak da tanınıyor.)
Irreversible’da Marcus rolü ile çok da harikalar yaratmamış olarak değerlendirilen Cassel,bu cesur projedeki depresif ve caresiz haliyle bence hayranlarını gayet memnun etti.Avrupa ve bağımsız sinemadan yana tercihlerini belirten aktör’ün en eğlenceli rollerinden biri ise Ocean’s 12 ‘deki Francois Toulour olmuştur.Meşhur çeteye kafa tutan hırsızı canlandıran Cassel,rolu cok sevmişe benziyor ki,Ocean’s 13′e de devam etti.
En son kendisini Black Swan’ın sert ve fırsatçı Bale eğitmeni Thomas Leroy rolunde izledik.Gel gitleri olan,sert ve serseri karakterleri üzerine çok iyi giyinen Cassel,bu filmde de bence iyi iş çıkartmış.Bale sanatının korkunç disiplinini yüzünde estiren Leroy karakterinin konuya bu kadar hakim görünme sebebi ise,Cassel’in 11 yaşında kadar bale yapmasından kaynaklanıyor.Böylesi iddialı ve başarılı bir filmin kadrosunda bulunması ise onu daha çok beyazperdede görmemize olanak sağlar diye düşünüyorum.
Şu an yapım aşamasında olan üç filmde adını görmek mümkün:A dangerous method,The Monk ve Fantomas…
Özellikle Monk da Sergi Lopez ile birlikte oynayacakları performansı şahsen ben bekliyorum.
Meraklısına Not:
Cassel 1966 doğumlu,evet tam 45 yaşında maşallah…
Ülkesinde César ,Lumiere Award,Étoile d’Or gibi organizasyonlardan bol ödül almış bir sanatçıdır.Ödülleri sadece kendi ülkesinde sınırlı değil,Golden Globe,Tokyo International film festival ,COFCA Golden Capital gibi organizasyonlarda da bir çok ödülü var.
Dönüş Yok (irreversible) filminde kendisi aynı zamanda co-producer olarak görev almış
Kendisinin en sevdiği performansı La haine’deki Vinz rolü.Bence de film de ,Cassel da tekrar tekrar izlemeye değer.
28 Şubat 2011 Pazartesi
83. Akademi Ödülleri de geride kaldı.Şaşırtmadan!
David Fincher olsam bugün nasıl uyanırdım bilmiyorum.Ne yalan söyliyeyim Tom hooper ismini beklemiyordum.Sanki son yıllarda şöyle bir tavır içinde akademi,en iyi film ve yonetmeni birbirinden ayırmam!
Uzun lafı kısası gecenin kazananı King's Speech.Bir Oscar daha süprizsiz,dediğim dedik sona erdi...
Kazananlar listesi
En İyi Film: The King's Speech
En İyi Yönetmen: Tom Hooper (The King's Speech)
En İyi Erkek Oyuncu: Colin Firth "The King's Speech''
En İyi Kadın Oyuncu: Natalie Portman "Black Swan"
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christian Bale "The Fighter"
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Melissa Leo "The Fighter"
En İyi Yabancı Film: In a Better World / Susanne Bier / Danimarka
En İyi Uyarlama Senaryo: The Social Network, Aaron Sorkin
En İyi Orijinal Senaryo: The King's Speech: David Seidler
En İyi Görüntü Yönetimi: Inception - Wally Pfister
En İyi Sanat Yönetmeni: Alice in Wonderland RobertStromberg, Karen O'Hara
En İyi Animasyon: Toy Story 3
En İyi Animasyon (Kısa Metraj): The Lost Thing
En İyi Müzik: The Social Network, Trent Reznor ve Atticus Ross
En İyi Şarkı: Randy Newman, If I Rise - 127 Hours
En İyi Görsel Efekt: Inception, Paul Franklin, Chris Corbould, Andrew Lockley ve Peter Bebb
En İyi Kurgu: The Social Network Angus Wall ve Kirk Baxter
En İyi Ses Miksajı: Inception, Lora Hirschberg, Gary A. Rizzo ve Ed Novick
En İyi Ses Montajı: Inception, Richard King
En İyi Makyaj: The Wolfman, Rick Baker ve Dave Elsey
En İyi Kostüm: Alice in Wonderland, Colleen Atwood
Collin Firth'e de çok yakıştı bence o Oscar.Bridget Jones'dan bu yana ne kadar da yaşlanmış.
Jeff Bridges'i nedense itici buluyorum,belki de tıngır mıngır gitarist rolu ile Oscar'ı almasından olabilir mi?
Natalie Portman,sanki Nina'yı oynamamış da ona çok benziyormuş gibi hissettim,hırsı gözlerinden okunuyordu.
Uzun lafı kısası gecenin kazananı King's Speech.Bir Oscar daha süprizsiz,dediğim dedik sona erdi...
Kazananlar listesi
En İyi Film: The King's Speech
En İyi Yönetmen: Tom Hooper (The King's Speech)
En İyi Erkek Oyuncu: Colin Firth "The King's Speech''
En İyi Kadın Oyuncu: Natalie Portman "Black Swan"
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christian Bale "The Fighter"
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Melissa Leo "The Fighter"
En İyi Yabancı Film: In a Better World / Susanne Bier / Danimarka
En İyi Uyarlama Senaryo: The Social Network, Aaron Sorkin
En İyi Orijinal Senaryo: The King's Speech: David Seidler
En İyi Görüntü Yönetimi: Inception - Wally Pfister
En İyi Sanat Yönetmeni: Alice in Wonderland RobertStromberg, Karen O'Hara
En İyi Animasyon: Toy Story 3
En İyi Animasyon (Kısa Metraj): The Lost Thing
En İyi Müzik: The Social Network, Trent Reznor ve Atticus Ross
En İyi Şarkı: Randy Newman, If I Rise - 127 Hours
En İyi Görsel Efekt: Inception, Paul Franklin, Chris Corbould, Andrew Lockley ve Peter Bebb
En İyi Kurgu: The Social Network Angus Wall ve Kirk Baxter
En İyi Ses Miksajı: Inception, Lora Hirschberg, Gary A. Rizzo ve Ed Novick
En İyi Ses Montajı: Inception, Richard King
En İyi Makyaj: The Wolfman, Rick Baker ve Dave Elsey
En İyi Kostüm: Alice in Wonderland, Colleen Atwood
Collin Firth'e de çok yakıştı bence o Oscar.Bridget Jones'dan bu yana ne kadar da yaşlanmış.
Jeff Bridges'i nedense itici buluyorum,belki de tıngır mıngır gitarist rolu ile Oscar'ı almasından olabilir mi?
Natalie Portman,sanki Nina'yı oynamamış da ona çok benziyormuş gibi hissettim,hırsı gözlerinden okunuyordu.
27 Şubat 2011 Pazar
Şaşırt bizi Akademi:Oscara saatler kala...
Artık saatler var.Sabaha merakımız sona erecek.Bu sene filmlerin gayet iddialı olması nedeniyle çok bir haşır neşir olduğum ödül töreniyle ilgili artık tahminler havada uçuşuyor.Eminim hepiniz her yerde favorileri okudunuz.
Ana dal tahminleri şöyle:
En iyi Erkek oyuncu:Colin Firth-"The King's speech"
En iyi Kadın oyuncu: Natalie Portman,-"Black Swan"
En iyi yardımcı erkek:Christian Bale-"Fighter"
En iyi yardımcı kadın:Hailee Steinfeld -“True Grit"
En iyi yönetmen:David Fincher-"Social Network"
En iyi Film: King's speech
Colin Firth'e burdan ver yansın edecek halim yok,geçen sene A Single Man ile alamadığı heykeli bu seneki roluyle de hakediyor.Bence gecen sene Jeff Bridges'e giden OScar zaten Colin Firth'indi.
Ama hadi akademi şaşırt bizi bu rolu bu sene daha çok hakeden Javier Bardem'e ver.
Natalie Portman,hayatının en iyi rolü ile karşımızda.Bundan sonra da böyle zorlayıcı bir rol sahibi olacağını düşünmüyorum.Ama su an için ona yakın bir aday da göremiyorum.Hamile olması da sempatikliğini artırıyor dogrusu.Ama Akademi eşcinsellere söyle bir el sallayıp,The Kids are allright filmindeki Nic rolu ile Annette Bening'e Oscar verse hakkaten şaşırırız.
Christian Bale,yardımcı erkek dalında favori aday,Bir filminde kas yığınına dönüp,digerinde sivrisinek gibi -30 kg ile boy göstermesiyle meşhur.Fighter'da da yine iki boyultu neredeyse.Disiplinli ve iyi projelerde yer alan bir oyuncu.Ama Akademi Geoffrey Rush'ı nasıl görmezden geleceksin.Favorim kesinlikle Geoffrey Rush
Dogrusu Helena Bonham Carter hayalkırıklığı yarattıktan sonra Hailee Stenfiled'e diyecek birşeyim yok.Kendisi benim de yardımcı kadın oyuncu adayım.
Evet son bir ayda Kulisleri alt üst eden film King's Speech,bir anda Social Network üzerindeki ibreyi kendi tarafına doğru çevirdi.İki film aynı zamanlarda vizyona girseydi bence galip kesinlikle Social Network olacaktı.Hala daha da ümidimi yitirmiş değilim.Olay su ki Social Network vizyona girdiğinden beri Ocarın en güclü adayı sıfatıyla heryerde konuşuldu.biraz bıktırdı tabi bu durum Akademiyi.King's speech cok da etliye sütlüye bulaşmayan apolitik duruşu ve tertermiz senaryosu ile rekabet için tam da biçilmiş kaftan oluverdi.Fakat şöyle bir düşünüyorum da,Akademinin pek İngiliz filmlerine prim verdiği de yok.Ayrıca Social Network yapımcıları bu durumu düşünüp heralde içerde kulis yapıyorlardır.
Oscarın gediklisi haline gelmiş Coen Kardeşlere ne diyorsunuz?Çat diye 10 dalda aday oldular.True Grit ile bence bu iki filmin ensesindeler.Coen Kardeşler ile ilgili sahsi fikrim şu:Coen Kardeşleri ya çok seversiniz ya da filmlerinden çok afedersiniz bir bok anlamazsınız.Ama burda dikkat True Grit bir yeniden çevrim filmi,ve eskisinden kat be kat iyi bir yeniden çevrim filmi.Konusu itibari ile de Amerikan tarihine selam gönderiyor.Tam da Akademinin gönlü fethedilesi bir durum değil mi?Seviyorlar kendi meseleleriyle uğraşamayı.
Benim rengim belli oldu sanırım.Social Network'e giden ödülü ayakta alkışlarım.
Akademi ödülü True Grit'e verirse çok insanı şaşırtır ama beni değil.
Aronofsky bir kaç sene daha aday olur biraz daha yaşlanınca ödülü alır.Ama şunu belirtmek isterim ki "Black Swan" bir masterpiece.Akademiye sert gelmese de keske heykelcik Black Swan'a gitse.
Farkındaysanız ortalığı kasıp kavuran Inception'un esamesi okunmuyor.Geçen seneki Avatar örneğinden sonra şaşırdık mı? Tabi ki şaşırmadık.Ama Inception fanları bütün anketlerde Inceptıon'u bir numara yapıyor.Bizim anketimizde de Inception ödülü almış gözüküyor.Yani uzun lafın kısası Inception halkın birincisi.
Evet Akademi üyeleri bu senenin ödülünü ola ki Inception'a verirse ben dahil çok insanı çok şaşırtır ve bir anda halkın sevgisini kazanmış bir ödül organizasyonu oluverir.
En iyi yönetmen ödülünün David Fincher'dan başkasının olabileceğini bile düşünmek beni üzüyor.Umarım bu dalda Akademi bizi şaşırtmaz da,Bu zamana kadar çok iyi işler çıkartmış Fincher evine ödüller döner.
Şu kanıya kapılmayın sakın,önceki işleri iyiydi,Social Network vasat olmasına ragmen yine de ödülü alsın mantığında degilim.Social Network,başladığı saniyeden itibaren izleyiciyi ekrana kilitleyen,sanal bir konuyu bu tempo ile izleyiciye hissettiren bir yeni dönem filmidir.David Fincher'in objektifinden çıkmış bir sanat eseridir.
Kısa Kısa:Bugünkü haberlerden biri de Kralice Elizabeth'in Oscar törenlerini saat farkına rağmen,canlı izleyeceği yönündeydi.
Natalie Portman'ın aptal bir romantik komedisi vizyona girdi.Çok kötü zamanlama bence
127 saat,Danny Boyle imzasını taşıyan,insanı kasım kasım kastıran,sonuna yakın hepimizi yerinden zıplatan,tek kişilik dev kadrosuyla başarılı bir yapım.Başarısı da bizzat James Franco'nun iyi oyunculuğudur.
Danny Boyle 'nin suratımıza attığı yaşam tarzıdır.İyi filmdir fakat Akademi es geçecektir.Francoyu da filmi de.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








