Sinemasız hayat,tuzsuz popcorn gibidir...
20 Şubat 2011 Pazar
Bir enkazdan Kral yaratan adam:King's Speech (Zoraki Kral)
Bu sene Akademi Adayları güçlü,King's Speech ise 12 dalda adaylığı ile en güçlü adaylardan birisi.İngiltere kralı VI. George'un kraliyet mücadelesinin çok şahsi kısmına ışık tutan film,sakin hikayesiyle bütün yükü oyuncuların sırtına yüklemiş bir biyografi.Hal böyle olunca tabi ki gözler Collin Firth'in üzerinde oluyor.Javier Bardem'in Biutiful'daki performansı gönlümü fethetmiş olsa da Collin Firth bu sene heykelciği evine götürür.Yürüyüşünden bakışına,aksanından tutukluğuna kadar,kendine güvensiz,ezilmiş aile bireyini adeta yaşıyor.Bunun seyirciye yansıması da müthiş.Ses tonunu bile değiştirebilip kekeme York Dükü'nün naif dünyası kendisine çok yakıştırmış.Çok asil ama bir o kadar da kırılgan Bertie,tabi ki filmin üzerinde döndüğü karakter.Ama başlıkta da bazılarınızın farkettiği gibi,bu filmde benim starım Geoffrey Rush.VI.George'un içine kapanık dünyasını çay kaşığı ile eşeleyip bu koca enkazdaki Kraliyet ışığını gören adam Lionel.Aslında filmin perde arkası karakteri,hikayenin bir zafere dönüşme sebebi olan Lionel Lounge'u,Geoffrey Rush gibi bir isme emanet etmek yapılabilecek en akıllıca iş olmuş.Orta sınıf bir Avusturyalı dil bilimciyi canlandıran Geoffrey Rush,kesinlikle Oscar'ı almalı.Kendisi o kadar iyi bir oyuncu ki,filmin en ağır topundan bile rol çalabilecek durumda olmasına rağmen,yeri geldiğinde Collin Firth'i daha da zirveye çıkarmaktan hiç çekinmemiş.Eminim ki Colin Firth'in muazzam performansında payı bile vardır.
Krallığın,devlet üzerinde çok sembolik bir etkisi olmasında rağmen halk ve klise için ne kadar değerli olduğunun alt metinde altını çizen,fazla politikaya bulaşmadan,sempatizanlık ya da partizanlık yapmadan,
İngiltere kraliyetinin en sevilen liderlerinden biri olmuş VI. George'un,içsel ve ailesel yaşantısından bir kesiti bize sunan Tom Hooper,bu tarihsel deneyiminde iyi iş çıkartmış.Daha önce de TV için Elizabeth serisiçeken,the Damn United ile beğeni alan yönetmen,bu güçlü filmden sonra çıtayı yüksek tutmak zorunda kalacak.
Aslında VI.George'un kekemelik probleminden,geçmişte yaşadığı psiklojik problemlerden,karısının ona hep şefkate ihtiyacı olan bir bebekmiş gibi davranmasını ekrana yansıtmak çok güç.O kadar ince bir çizgide yürümeniz lazım ki,bütün bu insani olayları tarihin çok saygın figürlerinden birini rezil etmek niyetinde olmadığınızı herkes anlasın.Tam da bu anlamda film,yeri geldiğinde karakterlere yüklediği öz eleştirilerle bile çok doğal yönüyle ele alıyor.
Söylemeden geçmek istemiyorum,Helena Bonham Carter'i böyle fazla normal bir rolde izlemek bir süre bana çok tuhaf geldi. :) Fakat yaşının verdiği olgunlukla artık onu anne rollerinde izlemek aslında normal bir durum.
aksan konusunda tabi ki biraz zayıf kalsa da (Collin Firth'in insan üstü gayret ve performansı karşısında kim olsa bu duruma düşebilirdi) bence yerli yerine oturmuş.Kocasını seven ve her koşulda destek olan asilzade olduğunun bilincinde ama kibirsiz güçlü bir kadın portresi izliyoruz.aslında şu açıdan da bakmakta fayda var,erkeğin başarısının % kaçı arkadasındaki kadına ait? Aslında George'un kendi problemleri ile savaşmasını sağlayan da karısı.
Bu dingin hikayeyi izlemek,muhteşem oyunculukları alkışlamakta fayda var.En kötü ihtimalle yakın İngiltere tarihinden bir kaç isim öğrenmiş oluyoruz,Hem hiç de uzak değil Kraliçe Elizabeth'in babası.
Ucundan spoiler:
*Çok dozunda tarih eklentileri filmin artısı.Özellikle Hitler üzerinden yapılan gönderme gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken bir liderlik vasfı.Hitler'in bir meydan konuşmasını izleyen VI.George'un ağzından şunları duyduğumuz sahne: -Ne dediğini anlamıyorum ama ne diyorsa onu çok etkili anlattığı kesin!
*Film içinde benim en sevdiğim sahne ise,Kral olduktan sonra George'un kızları ile karşılaşma sahnesi.İnsan neden Kral olmak istemezin açıklaması gibi...
*Görsel açıdan en sevdiğim sahne ise Kral'ın canlı yayın konuşmasını yapmayı beklerken yüzüne yansıyan kırmızı canlı yayın ışığı,Collin Firth o anda yansıttığı endişe için bile ödülü hakediyor.
5 Şubat 2011 Cumartesi
The Kids are All Right
Kendisi 2011 Oscar'ının en sessiz sedasız yapımlarından,ortalığa bomba gibi düşmüş bir adet İnception onu ezip geçen Black Swan,çok güçlü bir biyografi King's speech konuşulurken,bu eğlenceli filmi izleme isteğimi durduramadım.Bu filmi izleyene kadar Natalie Portman'ın heykelciği alacağından çok emin olan ben,Annette Bening'in performansıyla karşık duygular içerisindeyim.
Eşcinsel bir çiftin,çocuklarıyla yaşadığı mutlu hayata gölge gibi giren bir erkeğin doğurdu sonuçları çok ustalıkla sadece duygusal açıdan anlatan filmin bu ince çizgideki asil yürüyüşüne hayran kaldım.
Nic ve Jules üniversite yıllarından beri beraber yaşayan lezbiyen bir çifttir.Her ikisinin de bir adet cocukları vardır.İkisi de çocuklarını sperm bankasından aldıkları spermle doğurmuşlardır.Tek şaşırtıcı yan ise aynı donoru kullanmış olmalarıdır.18 yaşını dolduran Joni,16 yaşındaki erkek kardeşi Laser'in baba merakına yenik düşerek sperm bankasıyla bağlantı kurar ver donorleriyle tanışma talebinde bulunur.Bu talebi olumlu karşılayan donor Paul,kendini bambaşka bir hayatın içine sokmuştur.
Dümdüz okuyunca çok farklı bir aile gibi gözükse de,yönetmen Lisa Cholodenko karşımıza sımsıcak,her ailede yaşanan sorunları olan,sevgi dolu insanlar çıkartıyor karşımıza.Kariyeri peşinde koşan Nic,kendini çocuklara adayıp hayat boyu mesleğini yapamamış Jules,ergenlik sorunlarıyla boğusan iki çocuk ve ebeveynlerin tek derdi çocuklarının mutluluğu...Bu fazlasıyla normal tabloda fazladan bir "baba" figürü eklemek hiç de kolay olmuyor.Hele bir de işler hiç de sandığınız gibi gitmezse...
Nic'in katı karakterinde dışa kapalı olmanın her zaman sevdiklerinizden sizi uzaklaştırdığını o muhteşem oyunculukla bize anlatan Annette Bening'e hayran kalmamak mümkün değil.Julian Moore ise Chloe'de aştığı kendini Jules ile pekiştiriyor gibi duruyor.İlerlemiş yaşına rağmen düzgün fiziği takdire şayan,ama Akademi'nin gözüne girememiş belli ki.
Mark Ruffalo, çizgisiz kendi halinde iki çocuk sahibi olduğunu 18 yıl sonra öğrenen bir adamın şaşkınlığı yansıtamadı bana ama iddiasız oyunculuğu asla başarısız değil aksine kendinden emin olmayan adam rolleri çok yakışmış.
Eşcinsel evlilik,sperm bankası,donor çocuk ilişkisi gibi gündelik hayatta birarada çok sık rastlanmayan bu üçlüyü bu kadar gündelik ele almanın haklı başarısını yaşaması gereken bir yapım olmuş The Kids are all right.Bu dinginliğine yakışır şekildeki finali de takdire şayan...
NOT:filmin türkçe adı "iki kadın bir erkek".Aile ve çocuklar üzerine yoğunlaşan bir filmin,bu denli düşüncesizce çeviri yapılması...filmin adı aslında konuya atıfta bulunuyor.Tam bir "Lost in translation" örneği...
27 Ocak 2011 Perşembe
Oscar Yolcusu kalmasın:2011 Oscar adayları
Best Picture
“Black Swan” Mike Medavoy, Brian Oliver and Scott Franklin, Producers
“The Fighter” David Hoberman, Todd Lieberman and Mark Wahlberg, Producers
“Inception” Emma Thomas and Christopher Nolan, Producers
“The Kids Are All Right” Gary Gilbert, Jeffrey Levy-Hinte and Celine Rattray, Producers
“The King's Speech” Iain Canning, Emile Sherman and Gareth Unwin, Producers
“127 Hours” Christian Colson, Danny Boyle and John Smithson, Producers
“The Social Network” Scott Rudin, Dana Brunetti, Michael De Luca and Ceán Chaffin, Producers
“Toy Story 3” Darla K. Anderson, Producer
“True Grit” Scott Rudin, Ethan Coen and Joel Coen, Producers
“Winter's Bone" Anne Rosellini and Alix Madigan-Yorkin, Producers
Açıkçası son iki filme kadar bütün liste herkes tarafından tahmin ediliyordu.Ama Coen Kardeşlerin filminin listede yer alması beni şaşırttı diyemem.
Neredeyse bütün önemli ödüllerde birlikte yarışan Black Swan ve Social Network dikkat çekiyor.Ama The King's Speech tam 12 dalda aday! Tam akademinin sevdiği tarz bir yapım gibi gözüküyor.Inception başlangıç olarak kalacağa benzer.127 saat'in sonu eminim akademiye çok sert gelecektir.The Fighter bence çok sağlam kadrolu bir yapım.
Gönlümden geçeni sorarsanız şairane Black Swan derim ama Akademi ödülü King's speech ile Social Network'ten birine gider gibi geliyor
En iyi yonetmen kadrosunu görünce aaa Nolan yok seslerini ben de duydum:
“Black Swan” Darren Aronofsky
“The Fighter” David O. Russell
“The King's Speech” Tom Hooper
“The Social Network” David Fincher
“True Grit” Joel Coen and Ethan Coen
Yerli yerinde bir aday listesi bence,David Fincher heykelciği evine götürsün isterim.Bilmem ki Aronofsky o depresif ve gercekçi tarzıyla heykele sevinir mi? Coen Kardeşlerin yeri hep ayrıdır ben de ama bu sene es geçilecekler o belli...
Kadın oyuncu adaylarını yazmadan bile favorimi söyleyebilirim:Natalie Portman bunu tahmin etmek dahi zekası istemiyor zira herkes aynı fikirde
Annette Bening in “The Kids Are All Right”
Nicole Kidman in “Rabbit Hole”
Jennifer Lawrence in “Winter's Bone”
Natalie Portman in “Black Swan”
Erkek oyuncu da tam bir klişe yaşanacak,Biyografide oynayan başarılı erkek oyuncu kekeme kralımız Colin Firth:
Javier Bardem in “Biutiful”
Jeff Bridges in “True Grit”
Jesse Eisenberg in “The Social Network”
Colin Firth in “The King's Speech”
James Franco in “127 Hours”
Javier Bardem'in çok daha iyi oyunculuklarını izledik,bence Jesse Eisenberg çok başarılıydı.
Gönül James Franco'nun o müthiş gülümsemesi ile heykeli kaldırmasını ister ama bu sene Colin Firth doğru bir iş yaptı.
Yardımcı erkek oyuncu dalında da adaylar söyle
Christian Bale in “The Fighter”
John Hawkes in “Winter's Bone”
Jeremy Renner in “The Town”
Mark Ruffalo in “The Kids Are All Right”
Geoffrey Rush in “The King's Speech”
Gözlerim Facebook'un masum ortagını aramadı değil hani,Eduardo Saverin roluyle karsımıza çıkan Andrew Garfield'i Akademi görmezden gelmeyi tercih etmiş.Bu durumda Christian Bale'in şansı yüksek!
Yardımcı kadın oyuncuda da benzer birşey göze çarpıyor.Kulislerde dönen Black Swan!daki Lily karakteri Mila Kunis adı listede yok.liste söyle:
Amy Adams in “The Fighter”
Helena Bonham Carter in “The King's Speech”
Melissa Leo in “The Fighter”
Hailee Steinfeld in “True Grit”
Jacki Weaver in “Animal Kingdom”
Amy Adams benim için yakın bir isim,ama Helena Bonham Carter filmin gücünden beslenebilir.
bütün dallar için : http://www.oscars.org/awards/academyawards/83/nominees.html
adresine göz atın
12 Ocak 2011 Çarşamba
Psikolojimizi Değiştiren Adam:Darren Aronofsky
Oscar'a az zaman kala Black Swan beni çok etkiledi ve Akademi Darren Aronofsky'in tarzını çok sert bulsa da kesinlikle en iyi film adaylıklarından birine oturacağını biliyorum.
Evet Aronofsky öyle şeyler yapıyor ki, filmleri sona erdiğinde,öyle koltuktan saniyede kalkıp uzaklaşamıyorsunuz yarattığı atmosferden.Şöyle bir akan yazılara boş boş bakıp bir süre kendinize gelmeniz gerekiyor.
1998 yılında hiç birşeye benzemeyen ilk uzun metrajlı yapıtı "Pi" ile karşımıza dikelen Aronofsky, hala daha da ezber bozmaya devam ediyor.Pi ile derin sinema izleyicinin takibe aldığı yönetmen,2000 yılında Requiem for a Dream ile acayip bir iş yaptı.Sinema tarihinin en çarpıcı filmlerinden biri olan Requiem for a Dream'deuyuşturucu batağına düşmüş üç arkadaşın hayata tırnaklarını ne kadar geçiririrlerse geçirsinler,elleri parçalanarak kayıp gittiklerini izliyoruz.Hiç lafı dolandırmadan,çekilen ruhsal ve fiziksel acıları bütün gerçekliğiyle ortaya koyan Aronofsky bu film ile hem çok tartışıldı hem de çok alkışlandı.Ayrıca filmde Ellen Burstyn canlandırdığı tv bağımlısı anne karakteri ile kesinlikle izlenmesi gereken bir performanstır.Tabi ki Aronofsky bu filmiyle sert yonetmenler arasinda yerini aldi.Akademi bu tarz filmlere pek prim vermese de Aronofsky coktan dikkat cekmisti.Sinema tarihinde en depresif film olarak bile anilan Requiem den tam 5 sene sonra kendine has atmosferi ile dikkat ceken The Fountain'le karsimiza cikti.Fountain da bu ke 3 farkli zaman diliminde sevgililerini kurtarmak icin savasan 3 adamin hikayeleri ile karsimiza cikan yonetmen derdini aslinda tek bir hikayede kesiştiriyor.Stanley Kubrick'in Space Odysey'i tadinda film yonetmenin sanatina farkli yaklasimlarindan birisi.
2008 e geldigimizde sahsi fikrimce Aronofsky'in en soft ve beklentinin altinda filmi The Wrestler(Turkce adi sampiyondu.yine anlamadigim cevirilerden birisi) yonetmenin tarzina gore o kadar normaldi ki Akademi odullerinde o sene cokca ismi gecti.Yine de Aronofsky tarzi cikislari olan film,Mickey Rourke ve sinema adina onemli bir yerde duruyor.
Bu cok da Aronofsky kokmayan filmden sonra 2010 da Black Swan'la Aronofsky bomba gibi geri dondu.Ulkemizde 2011 yilinda vizyona girecek olan film,dominant ve kuralci bir anne tarafindan yetistirilen balerin Nina nin bas balerin olma yolundaki sahsi hirslarini ve kaygilarini bu hirsin hayatini hangi noktaya getirdigini anlatan cok iddiasiz mekanlarda muhtesem bir gozden cikma bir itinayla cekilmis bir bas yapit.Aronofsky kugu golu balesinden oyle degisik bir dilde bahsediyor ki,bu dili ogrenmek icin can atiyorsunuz.İşin psikolojik boyutunu hamur gibi yoguran yönetmen,bütün filmlerinde çekilen fiziksel acıları da izleyiciye müthiş aktarıyor. Black Swan'da Natalie Portman'ının göz dolduran performansı ile inanın yine bize acı çektirecek.Vincent Cassel gibi bir oyuncu da artısı.Bu film Natalie Portman'a Oscar getirebilir dikkat!
Meraklısına not:
Kendisi 1969 Brooklyn doğumlu Yahudi asıllı bir Amerikalı.
Aronofsky bu sıradışı filmlerinin yanında çok normal bir hayat sürüyor.Rachel Weisz ile nişanlıydı 2010 da bir ayrılık duyurusu geldi ama oğullarını beraber büyütmeye çalışıyorlar..
Polanski'den fazlaca esinelenen yonetemen, Black Swan için de Polanski nin Repulsion ve Tenant'ından cok fazla etkilendiğini belirtmiş.
Etiketler:
bir rüya için ağıt,
black swan,
darren aronofsky,
kuğu gölü,
mickey rourke,
natalie portman,
requiem for a dream,
şampiyon,
the fountain,
wrestler
27 Aralık 2010 Pazartesi
Otel odalarını sever misiniz? 1408
Az kalsın hatırlatmayı unutuyordum.1408'i izlemeyin.Bırakın o sadece Stephen King'in romanı olarak yazıda kalsın sizler için.Nasılsa Stephen King her şekilde okunur.
Açık söyliyeyim,Samuel L. Jackson'u severim.Güzel afişte onun da suratını görünce,(King okuyarak büyüdük tabi bir de) filmi izlemek kaçınılmaz diye düşündüm,John Cusack'ı hiç korku öğeleriyle düşünmesem de.Zaten kendisi de hiç korku öğeleriyle takılmadı.Acınası zavallı madur yazar!
Looser kitap yazarımız Michael,bir kaç güzel kitaptan sonra,korku hikayeleri yazan bir ucuzluk serisi yazarı haline gelmiştir.Belli ki Michael mutsuz,geçmişinde kötü bir kaç hayat hikayesi var.Bu yazar karakterine hiç şaşırmıyoruz tabi.Stephen King okuyanlar bilir,King'in en sevdiği baş karakter,korku kitapları yazan sorunlu yazardır.(Sanırım bu kendisinden çok şey içeriyor)Filmin süresi taş çatlasa iki saat bilemedin 3 saat olacağı için,Michael hakkında hiç karakter analizi yapılmadan,ne olmuş ne bitmiş anlamadan kendimizi onun ne idüğü belirsiz iç dünyasında buluveriyoruz.
Af buyurun dağınık senaryodan ben de dağıldım.Filmi şöyle bir özetlemeden konuya girmişim.Michael perili otelleri,perili şatoları gezip gezip hikayeler yazan bir yazardır.Dolphin otelin 1408 nolu odasından haberdar olunca orada da bir gece geçirmek ister.
Paldır küldür 1408 numaralı odaya yerleşmeye giden Michael,Otel müdürü Colin ile yaklaşık 5 dakikalık bir konuşma yapıyor.Colin kim mi? Samuel L. Jackson,kararlı,sert ve cüretkar otel müdürümüz.Sonra görüyor muyuz onu bir daha,evet cüceden hallice minibarın içinde.Eeeee,o koskoca afişte neden var o zaman?İşte etkili PR,pardon pardon şu taraftan bakalım,filmde başka oyuncu var mı? O zaman tabi afişi doldurmak adına yapılacak doğru bir hareket.
Dağınık odada ( oda gayet toplu aslında,odadaki hayaletlerin kafası dağınık) sanrıları ile1 saat geçiren Michael,aslında rüyada mıdır?Gözlerini açınca biraz şaşırırız.Şaşırmayı bırakın biraz kızarız.Öff bunun için mi izledim ben bu filmi diye.Sonra tekrar birşeyler olur.Aslında film güzel bir manevra yapar.Fakat amaç korkmaksa ya da korku filmi izlemekse,yanından bile geçecek bir durum yok ortada.
Bir yanım bir an söyle düşündü.Acaba Stephen King demode mi kaldı artık? Onun korku hikayeleri Ringulardan,Blair Witchlerden,Paranormal Activitylerden sonra çöpe mi gidiyor?Sonra düşündüm ki hala en iyi korku filmleri içinde yer alan Shinning gibi hikayelerin babasına haksızlık etmeyelim.Gerçi o hikaye Stanley Kubrick elinde hamur gibi yoğurulmuştu.filmden sonra Stephen King bu durumdan çok sikayet edip,Stanley Kubrick'le arayı bozmuştu...Acaba 1408'i izlediğinde ne düşündü?
23 Aralık 2010 Perşembe
Coen Kardeşlerden yine ciddi bir iş:A serious Man (Ciddi Bir Adam)
Film başladığı anda dedim ki yanlış şey mi izliyorum?Bu süpriz açılış beni bozguna uğratırken,Coen Kardeşler izlediğimi hatırladım,süprizlere açık olmak lazım.
Bu tamamen bağımsız görünen açılış parçasından sonra,tahmini 1960lara gidiyoruz,çoğunlukla Yahudilerin yaşadığı,prefabrik görüntülü,iddiasız,çubuk antenli evlerden oluşan bir Amerikan kasabasında buluyoruz kendimizi.Bir üniversitede fizik profesoru olan Larry Gopnik,bu kasabavari yerde karısı,oğlu ve kızı ile ikamet etmektedir.Üstüne kalıcı misafir haline gelmiş,kardeşi Arthur da onlarla kalmaktadır.
Orta yaşa merdiven dayamış Larry,naif mi naif bir arkadaşımız.Kelimenin tam anlamıyla vur ensesine al lokmasını bir adam.Kıt kanaat geçinen kimseciklere bulaşmayan,hayatla ilgili "hiçbirşey" yapmayan Larry,karısının onu iş arkadaşıyla aldattığını öğrenince bütün hayatı altüst olur.Yaşadığı olanca şey üstüne hala ezik davranan Larry'in tek düşüncesi hiçbirşey yapmadığı halde başına neden bunların geldiğidir.
Evet işte Larry'nin de sorunu tam olarak bu : "hayatla ilgili hiçbirşey yapmazsanız,hiçbirşey beklemeyin."
Bunun üzerine komik bir dram izlemek isterseniz bu film biçilmiş kaftan.
Filmin handikap noktası ise gayet yahudi aleminde geçiyor olması.Larry mümkün olduğu kadar dinine düşkün olmaya çalışan bir adam ve bu isyanında da dini yardıma başvuruyor.Film,çok yerinde Yahudi inançlarından bahsederek,bu alan etrafında dönmeye başlayınca,dinle ilgili kısıtlı bilgisi olanlar için anlaşılması zor dakikalar da başlıyor.Eminim ki yahudi birisi için çok daha duygusal ve keyifli bir filmdir.Gerçi oen kardeşler bundan taviz vermese de yine de açıklayıcı bilgileri de filme eklemişler.(Dini boşanma kağıdını hiç değilse 2-3 kere karakterlere açıklattılar mesela)
Başrolde Michael Stuhlbarg rolün hakkını fazlasıyla veriyor.Zavallı tıknaz profesörü izlerken ya bu adam aslında düzgün bir adam diye düşünen sadece siz değilsiniz.Stuhlbarg fiziksel olarak da rolüne bürünmüş.Zira kendisi soldaki gibi
görünüyor.
Coen kardeşlerin tarzını,kara komedilerini,kasvetli dramlarını,bezmiş karakterlerini seviyorsak,film tam bize göre.Ayrıca ben Coen kardeşlerin müzik zevkini de çok seviyorum.Jefferson Airplane'in muazzam "Don't you want somebody to love" yorumunu filme gömmek çok iç açıcı olmuş.Şarkıyı ne kadar da özlemişim...
22 Aralık 2010 Çarşamba
New York'ta Beş Minare
New York'ta beş minare! Evet gerçekten ilgi çekici bir film adı.Eminim ki bu ismi merak edenlerin sayısı da hiç az degil.E tabi filmi izleyince filmde çokça bahsi geçen,memleket hasreti ile hayalleri süsleyen Bitlis ile,yörenin meşhur türküsü "Bitlis'te beş minare" ye gönderme yapılmış olduğunu anlıyoruz.Peki Bitlis bu filmin içine niye girmiş onu bilmiyoruz.Kendi adıma tahmin yürütüyorum,sırf bu gönderme için Bitlis bu hikayede yer alıyor.Yani bu filmin bazı bölümleri Bitlisle değil de Muş ile bağlantılı olsaydı filmin adı "Burası Newyorktur yolu yokuştur" olabilirdi.Yani bütün teknik detayları,ince işleri,karanlık bağlantıları,hücre evlerini geçtim,bu hikayede Bitlis olmasa böyle iddialı bir isim olmazdı.
Fragmanı üniversitede derslerde fragman işte böyle olur diye izletilen,Yönetmeninin basını reddedip özel bir gösterimle,çokça büyük lafla vizyone giren by Mahsun Kırmızıgül imzalı Newyork'ta beş minare izleyici sayısı olarak rekora doğru gidiyor şu aralar.
Türküydü,Arabeskti derken,okullu arabeskçi tartışmalarıyla ortalığı alevlendiren,bana hatırımdaki ilk halini soracak olursanız:Seda Sayan'ın sevgilisi olarak tanıdığım Mahsun kırmızıgül,Beyaz Melek filmi ile ilk yönetmenlik denemesi ile başarılı olacak bu adam fısıltıları ile karşılandı.Dopdolu bir dram olan Beyaz Melek,güçlü oyuncu kadrosu ile evet,Mahsun için başarılı bir başlangıçtı.Güneşi Gördüm ise Türkiye'den Oscar aday adayı olmuş bir film.Çok başarılı bir PR çalışması olan,afişinden,müziklerine,oyuncularından,çekimlerine emek harcanmış bir filmdi.Çok eleştirildi,beğenildi,hiç sevilmedi,dram üzerine dram yüklü,birden çok konuyu harmanlamaya çalışmış,böylece ucundan kıyısından herseye yaklaşan ama etliye sütlüye karışmayan dramoğlu dramdı.
Bir sene önceden başladı Newyork'ta beş minare'nin reklam çalışmaları.Mahsun'un yabancı oyuncularla Newyork'tan Bitlis'e kadar uzanan derin filmini konuşmaya başladı çevreler.Her zamanki gibi çok yazılan çizilen şeyler beni ittiği için gecikmeli izledim,gecikmeli yazıyorum.
Evet açılış sahnesi görsel açıdan çok başarılıydı.Filmin en iyi performansı kimindi derseniz,filmde havada kalan tarikat ve zikir sahnelerinde göz dolduran Ali Sürmeli.Hem sahneler hem de Ali Sürmeli müthişti.Ama ne içindi bu sahneler,böyle oluşumların aslında temiz oldugunu anlatmak için miydi?Kime benziyordu Ali Sürmeli'nin tiplemesi?
Haluk Bilginer zaten iyi bir oyuncu,bir ara ben bile Hacı dan süphelendim,sağ gosterip sol sallayacak diye.
Filmin süpriz ismi Mustafa Sandal için kim ne düşünüyor bilmem.Kötü değil hatta iyi performans.Ama bu kadar yabancı yerli iddialı oyuncuyu bir araya getirmişken,neden basrolde Mustafa Sandal ile riske girilmiş bilmiyorum.Engin Altan Düzyatan'ın başarılı bulunan performansını ben filmde göremedim.Tamam iyi ve yükselen bir oyuncu ama filmin ne kadar önemli noktasında yeni oyunculara paye verirken bir kez daha düşünmek lazım.Ama Deccal gibi bir ayrıntıyı da filme ekleyip klişe ve tanımlayıcı bir replik yaratılmış.
Mahsun'un dağınık zihninin oyunculuğunu da yavaşlattığını düşünüyorum.Ayrıca illa oynamalı mıydı?Onu da düşünüyorum :)
Bana sorarsanız,memleket meseleleri,islami teror örgütleri,11 Eylül saldırısı ve saldırıdan sonra Amerikan Halkının müslümanlara tepkisi gibi sosyokültürel bir yığın mevzuyla ilgilenen Kırmızıgül'ün, bu hikayelerin ardına kan davası yüzünden elin adamını Amerika'da enseleyen,bunu kendine iş edinmiş Bitlis'li polis memurunun hikayesini saklaması yemegin tuzunu bir hayli kaçırmış.
Dip düşünce:Her ne olursa olsun New Yorkta 5 Minare'nin Recep İvedik 2 den daha çok izlenmesi Türk sineması adına çok sevindirici bir gelişme.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














