Sinemasız hayat,tuzsuz popcorn gibidir...
1 Temmuz 2015 Çarşamba
Mucize:Sevgi Her zaman kazanır!
Takip edemediğim filmlerden biridir Mucize.Vizyon sonrası apple tv de görünce sessiz sedasız bir günde izleme kararı aldım.Mert Turak'ın performansı ile ilgili yorumları duymuş,duymakla kalmıştım.Mahsun'un da sinema kariyerindeki tüm filmleri izlemiş mesaj ve drama bombardımana rağmen kendini izletmesini de sevmiştim.Mucize de bu bağlamda farklı bir kulvarda değil.Aslında mesaj kaygısı yok,fakat alt metin okumaları var,ama doğudaki 60'ların çilekeş köy ortamı ve doğası gerçekten çok etkileyici,bu kez binlerce kere yürek burkmak yerine,çok yerinde esprili sahneler filmin havasını daha kıvrak yapmış.Mert Turak deyince,çıtası çok yüksek bir oyunculuk,çok emekli bir iş çıkarmış ortaya.Böyle tekrarsız karakterler görmeye gerçekten ihtiyacımız var.
Hikaye ise gerçek bir olaydan alıntı,genelde filmin özeti çoğu yerde söyle yer alıyor:Okulu bile olmayan bir köye tayini çıkan bir öğretmenin,köye gelerek okul yapması çocukları ve köyün engellisi Aziz'i eğitmesi.Aslında hikaye Aziz'in hikayesi,muallim Mahir'in değil.Fakat Talat Bulut'un sevgi dolu oyunculuğu,tüm sadeliğiyle Muallim Mahir,çok insandan rol çalıyor,ve hikayenin orta göbeğine oturuveriyor.Bazen çok iddialı karakterler gerekmez,Talat Bulut'suz bu hikaye çok yüzüstü kalırmış.
Aziz'i izlemelere doyamıyorsunuz o ayrı ama Aziz'le ilgili en güzel ayrıntı ise Aziz'e ailesinin nasıl sahip çıktığı,anne babanın gözlerindeki sevgi,şefkat,kardeşlerinin kaygısı,aslında karakterin güzelliği diğer oyuncularla seyirciye aktarılıyor.
Ben en çok da Mucize'nin kadınlarını sevdim.Güçlerini sevgiden alan,evlatları için ağlayan ,aşkları için yol gözleyen kadınlarını...
Aşk,doğu,insanlık,sevgi harmanları ile aslında benim için yorucu bir filmin sonu ise beni hiç tatmin etmedi desem? Çok eski Türk filmine bağlanmış çok havada kalmış hissettim.
Ağladım mı ? Evet ağladım :)
21 Şubat 2014 Cuma
En iyi giyinen filmler
Elimizi sallasak çarptığımız animasyonlardan ya da görkemli kraliyet döneminden,saraylardan bahsetmiyorum.Kostüm olarak da değil de filmin ruhuna uygun nasıl giyinilir onu düşünüyorum.Nerden çıktı derseniz kısaca anlatayım:
Şu meşhurrr filmimiz Twilight 'in çekimleri esnasında yapılan bir röportaj da yönetmen Catherina Hardwicke oyunculara kendi kıyafetlerini giydirdiginden bahsediyordu.Şu benim montum ,şu benim gömleğim falan gibilerinde.Dur bir bakayım şu kıyafetlere dedim.Neler giyermiş bizim yönetmen? Zaten Twilight öyle mini bütçeyle çekilmiş,vasat görüntülü,yanlış açılarla dolu,kötü makyajlı bir teenage filminden ötesi değildi.(tabi kazandırdığı paralar konusuna girmiyorum.Allah yürü ya Kulum desin!) Hardwicke'de filmi kotarmışmıydı ki de ,bir de moda tasarımcılığına soyunsun!
Hep yağmurlu kasabamızda kapalı hava fonlu filmde kıyafetlerde bir o kadar iddiasız ve pasteldi.Asıl kız Bella'nın "kahverengi eşofman üstü ve vasat jean giymesi de cabası.Sonra düşündüm ki Bella zaten öyle bir kız değil mi? Edward'a zaten ne giyse yakışacak e adam zaten 100 yaşında biraz da demode olmalı tabi.Hakkını yemiyeyim Hardwicke'in neyse "o" olmuş kıyafetleri...
Bu gözle bakınca bazı filmler var ki hakikaten giyimleriyle ne olduklarını anlatabiliyorlar.Özel kostumler gerektirmeyen filmler için giyim kuşam olayı nasıl organize ediliyor (herkes Hardwicke gibi yapmıyordur tabi.)bunu biraz çalışmam lazım,ama olayın bu organize boyutunu geçersek,gözüme kıyafetleriyle çok şey anlatan nice film vardır.
Bakın hemen çok yakın bir örnek vereyim.Tom Ford zaten hali hazırda modaci iken,bir de film yönetmenliğine soyunmuştu.A Single Man,Tom Ford'un çok başarılı işleri arasındandır bence.Ayrıca bu film kesinlikle Tom Ford'un moda tasarımcısı kimliğine muhteşem göndermeler yapıyor.Ah Colin Firth'e bir bakın.O Gucci takımlar için de nasıl da jilet gibi duruyor.Hictchock'un Psycho filminden Vera Miles'in devasa gözleri eşliğinde sigara içtiği delikanlı'nın kıyafetlerine takılmadaık mı diyeceksiniz yani bana.Bırakın kıyafetleri bir kenara evlere eşyalara bakın,hatta George'un tuvaletine göz atın.Tom Ford baştan aşağıya tasarımcı kimliğiyle etrafı adeta misafir gelmeden önce düzeltmiş gibi.
Zamanın da çok keyifle izlediğim,müzikal anlamında bile değerlendirilebilecek,Ezel Akay'ın Nerdesin Firuzesi ise Türk Sineması için deneysel işlerden biri sayılabilir.Filmin giysilerine evet kostüm olarak bakmak da fayda var.Dili var bu kıyafetlerin,Neredesin Firuze'nin o masalsı,gerçek olamayacak kadar naif ruhunu yansıtıyor bize.Batmış ama umudu olan insanların iç renklerini gözümüze sokuyor,aynı zamanda da yer almak için cabaladıkları rengarenk pırıltılı dünyanın dış görünüşü hissettir miyor mu?
Hele o altın rengi kıyafetlerle Ya evde yoksan'ı seslendirdikleri sahne,Melek gibi beyazlar içinde süzülen Firuze'yi altınlarla etkileme çabası.Her şey masalsı bir Kitchlik içinde.Yeşil gelinlik,kırmızı takım elbise,kanatlı kıyafetler...Ata'nın bornozu bile...Tabi bu noktada film içinde ciddi bir kostüm tasarımı söz konusu.gündelik kıyafetlerle hikaye nasıl anlatılır görüyoruz.Filmin Kostüm tasarımı Naz Erayda'ya ait.
Fight Club'da Tyler Durden'in üzerindekilerine bir bakın.Tyler var mı yok mu tartışması yapmadan giyim tarzına bakın.Böyle bir insan olabilir mi? Şüphesiz Brad Pitt'in kariyerindeki en sert ve en başarılı performanslarından birisi olan Tyler'in hiçliği bence kıyafetlerinde de göz kırpıyor...(aslına bakarsanız Brad Pitt'in üstüne her giydiğini çok iyi taşımasından da kaynaklanıyor biraz da bu hehe :) )
Tabi başta düşündüğümüz şeyi bir anlamda çürütmeye başlıyor beynim,yani günlük hayatta olsa bir filmde giyilen herşey kostüm adı altında mı düşünülmelidir?Acaba 80'li yıllarda yeşilçam sinemasının en hareketli günlerinde Tolga Savacı pamuklu sweatshirtini göbek altındaki kot pantolunun içine sokup üstüne bir de kumaş pantolon kemeri takarken, görsel olarak bu sorgulanıyor muydu hiç bir fikrim yok tabi.Ya da Serpil Çakmaklı saçları kopacakmış gibi sımsıkı toplayıp plastik kelebek tokasını takarken bu bir imaj mıydı?
Tamam çok da uçlara kaçmadan,sınırlı bütçelerle çekilen fenomenlerimizi bir kenara bırakıp,olaya bir de her kıyafet kostümdür gözüyle bir bakış atalım.Tabi bir de oyuncular ve üzerine cuk diye oturan kostümler var,çok da iddialı olmasın ama ben şu ana kadar nicholas Cage ve deri ceketi kadar iyi bir ikili daha görmedim diyebilirim ( bknz:gone in sixty seconds) Tabi Heath Ledger'in Joker'inin mor takımını unutmazsak.Bir kez daha dile getirmemin hiç bir sakıncası yok bence.
Beyazperdenin en iyi Joker'iydi kendisi herşeyiyle..Bir kez daha RIP!
bu örnekleri aklıma geldikçe editlerim.Bu yazıda çok uzun soluklu yaşayan bir yazı haline geliverir! :)
dip not:Çok çok iyi işler çıkarmış Colin Firth'in de Bridget Jones'un günlüğündeki yılbaşı kazaklı halinin beynime kazınmış olması özellikle Kral mertebesine yükseldikten sonra biraz talihsiz ama çok sevimli :)
Şu meşhurrr filmimiz Twilight 'in çekimleri esnasında yapılan bir röportaj da yönetmen Catherina Hardwicke oyunculara kendi kıyafetlerini giydirdiginden bahsediyordu.Şu benim montum ,şu benim gömleğim falan gibilerinde.Dur bir bakayım şu kıyafetlere dedim.Neler giyermiş bizim yönetmen? Zaten Twilight öyle mini bütçeyle çekilmiş,vasat görüntülü,yanlış açılarla dolu,kötü makyajlı bir teenage filminden ötesi değildi.(tabi kazandırdığı paralar konusuna girmiyorum.Allah yürü ya Kulum desin!) Hardwicke'de filmi kotarmışmıydı ki de ,bir de moda tasarımcılığına soyunsun!
Hep yağmurlu kasabamızda kapalı hava fonlu filmde kıyafetlerde bir o kadar iddiasız ve pasteldi.Asıl kız Bella'nın "kahverengi eşofman üstü ve vasat jean giymesi de cabası.Sonra düşündüm ki Bella zaten öyle bir kız değil mi? Edward'a zaten ne giyse yakışacak e adam zaten 100 yaşında biraz da demode olmalı tabi.Hakkını yemiyeyim Hardwicke'in neyse "o" olmuş kıyafetleri...
Bu gözle bakınca bazı filmler var ki hakikaten giyimleriyle ne olduklarını anlatabiliyorlar.Özel kostumler gerektirmeyen filmler için giyim kuşam olayı nasıl organize ediliyor (herkes Hardwicke gibi yapmıyordur tabi.)bunu biraz çalışmam lazım,ama olayın bu organize boyutunu geçersek,gözüme kıyafetleriyle çok şey anlatan nice film vardır.
Bakın hemen çok yakın bir örnek vereyim.Tom Ford zaten hali hazırda modaci iken,bir de film yönetmenliğine soyunmuştu.A Single Man,Tom Ford'un çok başarılı işleri arasındandır bence.Ayrıca bu film kesinlikle Tom Ford'un moda tasarımcısı kimliğine muhteşem göndermeler yapıyor.Ah Colin Firth'e bir bakın.O Gucci takımlar için de nasıl da jilet gibi duruyor.Hictchock'un Psycho filminden Vera Miles'in devasa gözleri eşliğinde sigara içtiği delikanlı'nın kıyafetlerine takılmadaık mı diyeceksiniz yani bana.Bırakın kıyafetleri bir kenara evlere eşyalara bakın,hatta George'un tuvaletine göz atın.Tom Ford baştan aşağıya tasarımcı kimliğiyle etrafı adeta misafir gelmeden önce düzeltmiş gibi.
Zamanın da çok keyifle izlediğim,müzikal anlamında bile değerlendirilebilecek,Ezel Akay'ın Nerdesin Firuzesi ise Türk Sineması için deneysel işlerden biri sayılabilir.Filmin giysilerine evet kostüm olarak bakmak da fayda var.Dili var bu kıyafetlerin,Neredesin Firuze'nin o masalsı,gerçek olamayacak kadar naif ruhunu yansıtıyor bize.Batmış ama umudu olan insanların iç renklerini gözümüze sokuyor,aynı zamanda da yer almak için cabaladıkları rengarenk pırıltılı dünyanın dış görünüşü hissettir miyor mu?
Hele o altın rengi kıyafetlerle Ya evde yoksan'ı seslendirdikleri sahne,Melek gibi beyazlar içinde süzülen Firuze'yi altınlarla etkileme çabası.Her şey masalsı bir Kitchlik içinde.Yeşil gelinlik,kırmızı takım elbise,kanatlı kıyafetler...Ata'nın bornozu bile...Tabi bu noktada film içinde ciddi bir kostüm tasarımı söz konusu.gündelik kıyafetlerle hikaye nasıl anlatılır görüyoruz.Filmin Kostüm tasarımı Naz Erayda'ya ait.
Fight Club'da Tyler Durden'in üzerindekilerine bir bakın.Tyler var mı yok mu tartışması yapmadan giyim tarzına bakın.Böyle bir insan olabilir mi? Şüphesiz Brad Pitt'in kariyerindeki en sert ve en başarılı performanslarından birisi olan Tyler'in hiçliği bence kıyafetlerinde de göz kırpıyor...(aslına bakarsanız Brad Pitt'in üstüne her giydiğini çok iyi taşımasından da kaynaklanıyor biraz da bu hehe :) )
Tabi başta düşündüğümüz şeyi bir anlamda çürütmeye başlıyor beynim,yani günlük hayatta olsa bir filmde giyilen herşey kostüm adı altında mı düşünülmelidir?Acaba 80'li yıllarda yeşilçam sinemasının en hareketli günlerinde Tolga Savacı pamuklu sweatshirtini göbek altındaki kot pantolunun içine sokup üstüne bir de kumaş pantolon kemeri takarken, görsel olarak bu sorgulanıyor muydu hiç bir fikrim yok tabi.Ya da Serpil Çakmaklı saçları kopacakmış gibi sımsıkı toplayıp plastik kelebek tokasını takarken bu bir imaj mıydı?
Tamam çok da uçlara kaçmadan,sınırlı bütçelerle çekilen fenomenlerimizi bir kenara bırakıp,olaya bir de her kıyafet kostümdür gözüyle bir bakış atalım.Tabi bir de oyuncular ve üzerine cuk diye oturan kostümler var,çok da iddialı olmasın ama ben şu ana kadar nicholas Cage ve deri ceketi kadar iyi bir ikili daha görmedim diyebilirim ( bknz:gone in sixty seconds) Tabi Heath Ledger'in Joker'inin mor takımını unutmazsak.Bir kez daha dile getirmemin hiç bir sakıncası yok bence.
Beyazperdenin en iyi Joker'iydi kendisi herşeyiyle..Bir kez daha RIP!
bu örnekleri aklıma geldikçe editlerim.Bu yazıda çok uzun soluklu yaşayan bir yazı haline geliverir! :)
dip not:Çok çok iyi işler çıkarmış Colin Firth'in de Bridget Jones'un günlüğündeki yılbaşı kazaklı halinin beynime kazınmış olması özellikle Kral mertebesine yükseldikten sonra biraz talihsiz ama çok sevimli :)
Etiketler:
collin firth,
joker,
julian moore,
julianne moore,
kristen stewart,
mayhem,
mischief,
nerdesin firuze,
oscar,
ölmeden önce görmeniz gereken 1001 film,
tom ford,
twilight saga
15 Şubat 2014 Cumartesi
Alacakaranlık Efsanesi-Şafak Vakti-Part II(Twilight Saga:Breaking Dawn Part-II)
Efsanenin sonuna geldik sonunda.İlk olarak iki devam filmi arasındaki zaman 1 sene olunca sular duruldu demek istiyorum.O çığlık atan genç kızların sesi bile değişti bir senede.Böyle bir dingin kapandı sanki Vampir devri.Ya da ben telaş içinde anlayamadım bilmiyoru.Her neyse,o kadar seriyi yerin dibine sokup sokup çıkartan eleştirmenlere,imdb de kanaat notuyla 4,5ten 5 almasına rağmen bence yüzakıyla bitirdiler bu işi.
Seyrettiğim en iyi bölümdü sanki,yoksa gözümüz mü alıştı acaba.
Söyle bir sıralayacak olursam
Twilight-Catherina Hardwicke vasat bir işçilik çıkarsa da ,bu iş tuttu.Summit kolları sıvadı devam dedi.
Twilight Saga:New moon-Chris Weitz bence yerin dibine girsin yok olsun.Edward ve Bella'nın Hülya Koçyiğit ve Ediz Hun şekliyle elele koşması hala gözlerimin önünde.
Twilight Saga:Eclipse-David Slade'in kafası karışmış bence30days of
night'tan sonra tabi hafif geldi. Ama makyajlar da ilerleme var.
Twilight Saga Breaking dawn-Part 1: Bill Condon kitap çok uzun olduğu için bu filmin küt diye bitmesiyle harcandı.Ayrıca da en salak saçma detaylar bu adama kaldı.Eski kafalı gerdek geceleri.İmkansız gebelikler,Aşkını ısıramayıp kanını şırıngayla zerk etmeler...Kurtlar kuzular bla bla bla...
Twilight Saga Breaking dawn-Part 2: Bill Condan da sevmiş sonunda bu vampirleri,bağrına basmış.
hepimiz bir oh çektik.Seriyi kafayı gözü yarmadan bitirdik.
Edit: Bu yazıya bir sene önce başlayıp,nedense Taslak halinde bırakmışım.bırakmışım. Twilight serisine ayıp olmaması adına bu haliyle yayınlıyorum!
Ne de olsa ilerlemede gelinen son nokta idi vampirler için. E hoşbulduk :)
25 Ocak 2012 Çarşamba
Alacakaranlık Efsanesi-Şafak Vakti-Bölüm 1/Twilight Saga-Breaking Down-Part1
Ne kadar uzun bekledik Şafak Vakti'ni.Bu uzun bekleyiş,sadece Bella ile Edward'ın gereksiz uzun düğün sahnesi ve gereksiz Balayı içinmiş meğer.Stephenie Meyer ne yazdıysa Bill Condon tek tek filme aktarmış.Kitaba bu kadar bağlı bir senaryo zor bulunur bence.Bunu kesinlikle kötü bulmuyorum sen kalkıp son bölümü, iki bölüme ayırırsan yapılacak tek şey de bu olur zaten.Bill Condon'un tarzını yakından bilmeme rağmen aşağı yukarı böyle bir iş çıkacağını tahmin etmiştim.Kendi sert tarzını yansıtmak adına kullanılabilecek tek şey kanmış onu da kullanmış zaten.Yani burda özetle şu noktaya geliyoruz.Hikaye ortada daha adam ne yapsın?
Aslında 3 bölümdür insan içinde geçen aşktı meşkti derken gerçek dünyaya çok yakın duran hikayede artık ipler de biraz kopup hikaye olması gereken fantastik dünyasına dalıyor.Stephenie Meyer'in gelgitli hikayesini okurken içinde kaybolmak çok kolay ama bu hikayeyi satır satır kötü oyunculuklar ve karikatürize bir makyajla perdede görmek insanı biraz hayal kırıklığına uğratıyor.Benim açıkçası takıldığım tek nokta,Meyer'in böyle sonsuz ve afbuyurun tam tanımı "weird" bir aşk hikayesi kurgularken ( gayet fantazi yüklü ve histerilerle dolu) neden aralara muhafazakar alt metinler sokuşturduğu? Geri kafalı olduğu her sefer vurgulanan Edward'ın(ki aynı Edward sevgilisinin Jacob'la flörtüne inanılmaz bir empatiyle yaklaşıp,hatta Jacob'a Bella ile evlenmesini filan teklif etmemiş miydi?) evlenmeden olmaz tripleri zaten baymıştı.Üstüne,çocuğa anneanne ve babaannenin isimlerini koyma fikri filan çok sakil durmuyor mu?" Erkek olursa E.J. kız olursa Reenesmee!" filmin en gereksiz ve komik repliği şüphesiz.Yani kitaptan sahne olarak alınması en gereksiz yer belki de!Ve şu mühürlenme hadisesi...Jacob'un Bella'nın peşinde koşup koşup gidip yeni doğmuş kızına mühürlenmesi.Tabi bunun tek sebebi Renesmee'yi kurtlarından elinden kurtarmak mı?Yoksa Jacob'un da başını bağlayıp bu evlilikten uzaklaştırmak mı?
Bütün bu düşündürdüklerine rağmen perdede izlediğimiz şey,kesinlikle acemice kurgulanmış değil.Aksine diğerlerinden kaliteli ve para harcanmış duruyor.Yani aslında bu bölüme bir nevi finale ısındırma kısmı diyebiliriz.
Dikkat SPOILER
Final bölümünü ise yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik diyerek sabırla bekleyip,sadakatla izleyeceğiz.Kendi adıma görkemli sahneler bekliyorum.Voltorilerle karşılaşma anı,bir vampir topluluğunun soğukluğu ve asaletini perdede görmek istiyoruz.Lütfen artık pembe yanaklar ve sarı lenslere dikkat edelim.En dolu dolu atraksiyonları gösterebileceğimiz film için sonunda seyirciye oh dedirtelim Sayın Condon.
O sakar sarsık Bella'nın da mükemmel bir vampire dönüşüyor olması üstelik de kalkanıyla herkesleri kurtaracak olması ise sanırım Stephenie Meyer'in en büyük süpriziydi.Olsun biz yine de bunları da izleyelim,varsın saçma olsun.Bu "sevimli" vampir hikayesini perdede tüketelim de o korkunç kanlı Drakula günlerine geri dönelim.
Meraklıyız:Bir merak konusu da şuymuş,Acaba kitapsız seri devam eder mi?Benim en son hatırladığım Stephenie Meyer hikayeyi sil baştan Edward'ın ağzından yazıyordu.Yani Edward'la Bella'nın artık çocuğu da olmayacak,ama Summit daha fazla ekmek yemek ister mi onu da bilemeyiz? Hollywood bu her türlü çılgınlık bekliyoruz.
Bu arada Robert Pattinson'dan aktörlük anlamında ümitli olanlar hala beklemede,Remember Me'den beri birşeyler gördük mü? Water for Elephants gibi vasat filmlerde normal performanslar izliyoruz.Bel Ami'de mi simdi umutlarımız?
17 Ağustos 2011 Çarşamba
Love and Other Drugs
Hollywood'un hanım kızlarını böyle değişik rollerde görmeyi seviyorum.Her oyuncu için böyle bir meydan okuma filmi oluyor.Anne Hathaway da işte tam da bunu yapmış.Üzerindeki o kibar hanım hanımcık gömleği çıkartıveriyor.Film boyunca da pek giyindiği söylenemez zaten.Kimi oyuncuyu o kadar benimsemiş olursunuz ki hiç yakıştıramazsınız zıt rolleri,ama Anne Hathaway'de ben öyle birşey hissetmiyorum.
Şimdi filmin konusuna dönecek olursak,sene 1996,çok iyi bir işi olmayan Jamie'nin kızlarla arası çok iyidir.Son işinden ayrılınca,sorunlu ama zengin kardeşinin arkadaşı yardımıyla ilaç satıcılığına başlamaya karar verir.Filmde bağıra bağıra Pfizer markası ve çok populer ilaçlarının adları çokça anılıyor.Ayrıca tabi Amerikada daha önceleri de çok filme konu olmuş,o yıllarda satışları patlamış olan Prozac için de göndermeler sık sık mevcut.Tür olarak romantik komedi için biraz sert ilerlese de tabi tam bir klişe son ve aşk filmi aslında Love and other drugs.İzleyiciyi oyalayan yeri ise,sık sık komik ögelerle bezenmesi ve tabi ki konunun ilaç dünyasına dalıp çıkması.(Jake Gyvenhall'in her role giden sempatik yüzü bir de)Açıkçası Donnie Darko,Brokeback Mountain gibi masterpiecelerde boy gösteren bir oyuncu için tabi çıtır çerez bir durum söz konusu ama Jake Gyvenhall'in filme ivme kazandırdığını söylemeden edemiyeceğim.
Amerika'da ciddi boyutlarda satışı olan Prozac için ise filme yerleştirilen anektod,yüz aklama mı yoksa daha çok yerme mi karar vermek güç aslında.Daha önce Prozac nation gibi filmlerle kendi toplumuyla çokça uğraşan Amerikan sineması,bu filmde de en çok satılan antidepresan olduğunu kabul ediyor ve hatta iyi etkileri üzerine de komik bir sketchi filmin içine sıkıştırıveriyor.Koskoca Pfizer'in bile varını yogunu Prozac yerini alabilmek için ortaya döktügü filmde açıkca ortada.
1996'da büyük buluş Viagra'nın da piyasa girdiğinde yaptığı etkisi şöyle bir üstünden anlatılmış.Zararları ise sadece alerjik reaksiyonla sınırlı tutulmuş.Bu anlamda sanırım diyebilirim ki,Hollywood hep ulusal endüstriyi koruma güdüsünde.Neyse ki cesur bağımsızlar var.
7 Haziran 2011 Salı
Jamie Foxx vs.Ray Charles
Benim Ray Charles günlerim gelir bazen Mess Around'la başlar Georgia on my Mind ile devam ederim.Hep de Jamie Foxx'un müthiş performansı kare kare aklıma gelir.Biyografi filmleri çoğu zaman izlerim.Ama Ray'in yeri ayrı.2005 yılında bu uzunca ve derinden acıklı filmi iki gün arayla iki defa izleyip,şahsi Oscar'ımı ona vermiştim.Jamie Foxx'un heykeli almaması zaten mümkün değildi.(Hoş Akademi çok da dengeli değildir.)
Hadi biyografiyi bir kenara bırakıyorum şimdi.İsimsiz bir karakterimizi var ve çok küçük yaşta gözlerini kaybediyor,tam da piyano çalmaya yeni başlamışken ama o kadar yenetekli ki,görmemesi piyano çalmasını müzik yapmasını,hayatını doya doya yaşamasını engelleyemiyor.Evet bu adamda yaşama yeteneği var derken,şöhreti ucundan yakalamasıyla,"sex,drugs and alcohol" üçlüsü içinde geri dönülmesi hiç de kolay olmayan bir yola düşüyor.Neyse ki etrafında onu tutmaya çalışan iyi dostları var.
İşte o küçük sevimli çocuk gözlerini kaybederken içinizde hissettiğiniz acıya karşılık,çok zor şeyleri başaran Ray,onları eliyle dağıtırken de sizi büyük hayal kırıklığına uğratıyor.
Daha önce hiç Ray Charles dinlememiş olsanız bile filmden sonra dinler hale gelebilirsiniz.Müzikal anlamda çok keyifli sahneler var.
Her ne kadar ingilizce deyim kullanmamaya çalışsam da Ray Charles için "gifted" çok yerinde bir kavram.Jamie Foxx da o ışığı perdeden dışarı çıkartıyor.Hayat dolu ama mutsuz,yanlız ve yeteneğiyle başa çıkamayan bir adamın hikayesini bu kadar sene izlemediyseniz,en azından önce Ray Charles dinlemeye başlayın :)
19 Mayıs 2011 Perşembe
Water for Elephants:Robert Hatırına
Yazıya girmeden hemen filmin Türkçe çevirisinden dem vurayım."Aşkın Büyüsü"(Filler için Su diye gelse ne olacaktı? kitabın Türkçe çevirisi de bu zaten) diye sinemalara gelen film aslında Sara Gruen best-selleri "Water for elephants" romanının beyazperde uyarlaması.
Water for Elephants tabi ki Robert Pattinson'un kaymağını yer.Chris Waltz'u da izleyip vay be adam bu kötü film de bile güzel oynamış dersiniz.Reese Watherspoon'unun da cenesine bütün film gözünüz takılır.
Robert'in saçları hakikaten oynayacağı role yakın kesilince,puffff diye bütün albeni uçmamış mı? Olsun sinema salonunda yine de 15 yaş liseli kadrosu hazır ve nazırdı.Sirk aleminin renkli dünyasını filan izlerim bu filmi bir şekilde götürür bu diyerek içinize su serpecekseniz,bir kez daha düşünün derim çünkü burası sirk dünyasının perde arkası.Zavallı,evsiz,kimsesiz ve sefil insanların,köle gibi ortaya bir şov çıkarma döngüsünü,havyan sevgisi üzerinden aşka bağlayan bir film Water for elephants.Yine hiç anlam veremediğim şekilde Türkçesi "Aşkın büyüsü".
Bütün hayatı bir günde alabora olan Jacob Jankowski'nin (Robert Pattinson) neredeyse 85 yaşındaki haliyle açılan film,bu bahtsız adamın hikayesini kendi ağzından anlatarak devam ediyor.Amerika'da hayat kurmuş Yahudi bir ailenin tek oğluyken bir anda yolu mecburen sirke düşen Jacob,acımasız sirk patronuna hafif kafa tutup,gözüne girdikten sonra,karısına aşık olmaktan da kendini kurtaramıyor ne yazık ki...
Chris Waltz,Chris Waltz,Chris Waltz... Inglourious Batards'da geç ve haklı şöhretini yakalayan aktör,Sirk'in acımasız ve hafif deli patronu August rolünde,bu mesaj içerikli aşk filmine adeta renk katıyor.Nedense ben de bu adamı sevimli aile babası rolünde pek düşünemiyorum.Keskin ve kötü ve zeki karakter rollerini üstünde çok iyi taşıyor.
Çok satanlar listesinden bir kitabın sinemaya aktarımı genelde başarısız olur.Hep hayal kırıklığı yaşatır ama iyi gişe yapar.Yüksek notlar alır.Nitekim iç baygınlığı ile izlediğim,anca vasat kalabilecek bu film imdb'de su an 7.0 puanı kapmış görünüyor...Ayrıca filmin hitap ettiği yaş yelpazesiyle ilgili de muallaktayım.Ya ben henüz ben böyle filmleri beğenebilecek yaşa gelmedim,ya da çoktan geçtim....
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









